Tanım

BU VATAN KOLAY KAZANILMADI
»
»
»
Atam'a Ne Dediler
Uyutuluyormuyuz?
">
|
Başkan
ÜŞÜYORUM Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum Gözlerim parke parke taş duvarlarda Açılıyor hayal pencerelerim Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum Kekik kokulu koyaklardan aşarak Güvercinler ülkesinde dolaşıyor Bir çeşme başı arıyorum Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp Mis gibi nane kokuları arasında Ruhumu dinlemek istiyorum Zikre dalmış her şey Güne gülümserken papatyalar Dualar gibi yükselir ümitlerim Güneşle kol kola kırlarda koşarak Siz peygamber çiçekleri toplarken Ben çeşme başında uzanmak istiyorum Huzur dolu içimde Ben sonsuzluğu düşünüyorum Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum Durun kapanmayın pencerelerim Güneşimi kapatmayın Beton çok soğuk, üşüyorum.. /Muhsin YAZICIOĞLU
Kendi Sesinden Dinlemek İçin; http://www.umutfm.com/izle.php?id=405
|
Tarih: 22:35, 26/3/2009 Kategori: TurkMilleti |
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
İsrail ve Canımı Sıkan Bir Ayet
İsrail, yine yapacağını yaptı. Kim sayesinde? Basiretsiz, ahmak ‘müslümanlar(?)’ sayesinde… Meğerse İsrail bu saldırıyı çok önceden planlamış. Öyle dessas, öyle sinsi ve öyle akıllıca ki, Türkiye’yi bile ters köşeye yatırdı. Mamafih Türkiye zaten 80 yıldır İslam dünyasını ters köşeye yatırmış ya o ayrı bahis. Adam utanmadan gelip, Türkiye ile barış görüşmeleri yapıyor ve aynı saatlerde, ordusu, füzelerinin uçlarını parlatıyor. Düşünebiliyor musunuz? İşte ‘siyonist siyaset’ böyle bir şey. Suret-i Hak’tan görünerek, ihanet! Münafıklık kavramını icat eden kavim de onlar olduğuna göre, bu politikaya şaşırmamak gerekir.
Beni asıl kahreden İslam dünyasının tutumu! Mısır, İran’ın bölgede siyasi güç elde etmek için Hamas’ı kullandığını söylüyor. Yani ‘barışı bozduran İran’dır’ demeye getiriyor. Hamas’ın ahmakça diklenmesine bakılırsa iddia pek de mesnetsiz değil gibi. Peki İran bunu yapıyor de Arap ne yapıyor? Arabın pek de umurunda değil. Siyah petrolden gelen dolarları, müşeyyed binalarda, sarışın kızların kucağında köpürtmekle meşguller. Yoksa çoktan bu iş halledilirdi. Hiç birisi İsrail ile alışverişlerini bile kesmediler. Paralarını Amerika’daki Yahudi bankalarında tutmaya devam ettiler ve ediyorlar. Dubai’nin ana patronları da Yahudiler… Televizyonlara bakarsanız en çok şamatayı da Araplar yapıyor. Ama boş. Ya biz Türkler, çok mu farklıyız? Laikliğimiz vicdanımızı bile selbetmiş! Orada acı içinde ölenler Müslümanlar olduğuna göre Laik TC’yi ne ilgilendirsin ki! Biz zannediyoruz ki sessiz kalırsak, sıra bize gelmez! Filistinliler de feryatlarının muhatapsız olduğunu biliyorlar ama ne yapsınlar. Ezilen, horlanan, yıkılan kendileri ve vatanları… Ne yazık ki nefsi müdafaa yapmasını bile bilmiyorlar… Yahut başlarına getirdiklerinin çoğu, aynı zamanda karşı tarafın hizmetkarları! Televizyonda o kanlı sahneleri, İsrail’in pervasızlığını, Filistin’den yanaymış gibi görünen bir takım boş boğazların laf kalabalıklarını, İslam yurtlarının en hatırı sayılır devleti Türkiye’nin ve Başbakanı’nın düşürüldüğü onur kırıcı hali görünce, içim yandı. Öteden beri okudukça ürperdiğim, canımı sıkan o ayet aklıma geldi: ‘Asa rabbukum en yarhamekum!’ (Buna rağmen belki de Rab size acır!) Bunda canını sıkacak ne var diyeceksiniz. Anlatayım. Bu ayet, İsra suresinin 8. ayeti. Hani şu, Hz. Peygamber’in, Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya getirilip oradan Mirac’a yükseltildiğini açıklayan ayetle başlayan sure. Dileyen açıp baksın. Surenin ilk ayeti, belirttiğim gibi Hz. Muhammed(asv)in Kudüs’e yaptığı gece yolculuğunu anlatır. Fakat, tuhaftır, normalde insan zihni, hadisenin sonrasının anlatılmasını beklerken, birden bire konu değişir ve adeta, Cenab-ı Hak, ‘Mescid-i Aksa demişken, gelin size onun etrafında kopacak hadiseleri de haber vereyim’ der gibi, “Biz Musa’ya kitap verdik ve dedik ki (Amerika dahil) benden başkasını vekil edinmeyin” İnsan yine kendi kendine, bekliyor ki Kur’an İsrail oğullarının macerasını anlatacak. Ama yine olmuyor. Zihin Hz. Musa’nın kıssasının anlatılmasını beklerken, bu kere de Kur’an, hiç akla gelmeyecek bir yöntemle Nuh’un zürriyeti’nden gelenlere sesleniyor ve “siz nankörlük etmeyin” diyor! Sonra Kur’an yeniden konuya dönüyor ve İsrail oğullarının bütüncül macerasını aktarmaya başlıyor. Bugünkü tarihinden sonra olacakları da tabii… İşte canımı sıkan o mübarek ayet, bu sürecin sonunda zikrediliyor! Kısaca diyor ki, “Biz İsrailoğllarına verdiğimiz kitapta, kendilerine yeryüzünde iki kere iktidar vereceğimizi, onların da bu iktidarı bir zorbalık ve bozgunculuğa dönüştüreceklerini yazdık.” * * * Malum, ilk İsrail iktidarı Davut peygamberle başlar. Talut liderliğinde Calut’a (Golyat’a) karşı girişilen savaşta İsrailoğulları bölgenin zorba kavmi olan Filistinlileri yenerek (o gün taş ve sapan kullanan taraf İsrailoğullarıydı, teknolojik üstünlük Golyattaydı. Ama Davut, Golyat’ı sapan taşıyla öldürdü. Ne ilginç değil mi?. Tarih tersinden tekerrür ediyor sanki) o topraklara yerleştiler. Süleyman Mabedi’ni (bugünkü ağlama duvarı o mabede ait) inşa ettiler. Büyüdüler, geliştiler ve muazzam teknolojilerle büyük ordular oluşturdular. Seba melikesi Belkıs’ıntahtinin getirilmesi olaylarını hatırlayın. Bir süre sonra azgınlıkları dört bir yana sirayet etti. Sataşacak kimse kalmayınca birbirlerine düştüler. Devlet kuzey ve güney İsrail diye ikiyle ayrıldı. Tabii bozgunculuk yapmakta boş durmadılar. Amalikalılarla savaşıp dururken, dönemin Amerika’sı olan Babil (Güney Irak) kralı Nebukadnezar, ordusuyla gelip Kuzey İsrail’i tar umar etti ve Süleyman Mabedini yıktı. Halkını zincire vurup Babil’e götürdü. Ardından Ninova (Kuzey Irak) hükümdarı güney İsrail’e saldırdı ve o da onu haritadan sildi. Halkını da köleler edinip getirdi ve Kuzey Irak’a yerleştirdi. Tevrat’ın Ester bahsi, onların macerasını anlatır. Böylece ilk iktidarları feci ve kanlı bir şekilde sona erdi. * * * Şimdi tekrar İsra suresine dönelim ve Kur’an’ın bu hadiseleri nasıl aktardığını görelim: “Kitapta İsrailoğulları'na şu hükmü verdik: "Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa (iktidar olup) bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz. Ve nitekim o iki vaadden ilkinin zamanı geldiğinde, son derece zorlu ve güçlü kullarımızı (yani Babillileri ve Ninovalıları = yani Iraklıları) üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu, yerine getirilmesi gereken bir sözdü ve gerçekleşti” ‘İsra, 4-5) * * * Şimdi gelelim körfez savaşına ve Irak’ın işgal edilmesine! Bu da mı Kur’an’da var diyeceksiniz biliyorum ama, var. Şimdi, 2 bin 600 yıl önce İsrail’i yıkanların Iraklılar olduğu (Ninova-Babil) gerçeğini göz önüne alarak şu ayeti okuyun: “Sonra onlara (devletinizi yıkanlara) karşı size RÖVANŞ (kerre) hakkı verdik. Sizi servet, mal ve (yeryüzüne dağılmış) çocuklarınızla (Siyonist diyaspora, masonlar, roteryenler, lionslar, bnaberinler, ticari örgütlenmeler, sayısız gizli stklar, neoconlar, tapınak şövalyeleri vesaire vesaire…) destekledik. Sizi sayıca da çoğalttık” (Bu ayet, İsra Suresi’nin 5. ayeti. Kur’an, ‘Sizi sayıca çoğalttık’ diye tercüme ettiğim kelimeyi ‘nefîra’ diye kullanır. Evet ‘nefira’ kelimesi hem ‘neferler, fertler’ demektir, hem de ‘aşırı nefret’ demektir. Bu demek oluyor ki,”Ey İsrailoğlları siz çoğalıp fesat ve vahşetinizi çoğalttıkça ben de size nefreti çoğaltacağım. Herkesin sizden nefret etmesine sebep olacak işler yapacaksınız!”) * * * Hiç unutmuyorum, Saddam, İran’la yaptığı 8 yıllık savaş’ın ardından böbürlenip ‘Bizim köklerimiz Babil’e dayanır. Biz 2 bin beşyüzyıllık bir medeniyetin kalıntılarıyız” cinsinden sözler sarf etmişti. Ben o sözleri duyunca “eyvah” demiştim, “demek ki intikam zamanı yaklaştı!”. 2 sene sürmedi. Amerik’a, Saddam’ı bahane edip Iraklıların tepesine bindi. (Şah da 79’larda ‘biz Perslere dayanıyoruz’ demişti. Bizimkilerin de kökleri ta Hititlere kadar çıkmıştı ya bir ara. Tek, Müslüman olmasınlar da ne olursa olsunlar!) Nebukadnezar işgaliyle Kudüs’ün mabetleri yıkıldığı, kütüphaneleri yakıldığı, evlerinin içine girildiği, kadınlarının ırzına geçildiği, insanlar hunharca telef edildiği gibi Iraklıların mabedleri yıkıldı, kütüphaneleri yakıldı, kadınları aşağılandı ve halkı insan değilmiş gibi telef edildi… Tarih ve diplomasinin dilini okumayı bilmeyenler bunun bir petrol savaşı olduğunu sandılar. Bir hatırlayın bakalım bu savaş niçin başlatılmıştı. Hani uzun menzilli silahlar vardı Saddam Irak’ında. Hani, toplu imha silahları vardı. Hani nükleer başlıklı füzeler vardı… Hiç biri çıkmadı. Zaten olmadığını onlar da biliyorlardı. Ama mukadderat böyle tecelli edecekti. Ve iş gelip İsrail oğullarına dayanacaktı. Nitekim herkes biliyor ki Ortadoğu’da huzur yoksa bunun baş müsebbibi İsrail’dir. Çünkü bütün bu vahşetlerin mimarı Siyonist İsrail’dir ki bu zulüm ve işkencelerle bir yandan gücünü gösteriyor fakat aynı zamanda akıbetini hazırlıyor. Altınca ayet, İsrail oğullarını açık bir şekilde ‘barış’a çağırıyor. Ve diyor ki: “(Bütün bu taşkınlık ve bozgunculuğunuza rağmen) eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz o da (kendi) aleyhinizedir” Eğer benim çevresini mübarek kıldığım Kudüs’ün etrafında, barışı tehdit etmeye devam eder ve huzuru bozarsanız. İkinci ve son vadimi gerçekleştiririm. Son vaad (ahiret) geldiği zaman, (yine Babil ve Ninovalılar gibi öyle güçlü kullar göndeririz ki) yüzlerinizi daha da 'kötü duruma soksunlar', birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini 'darmadağın edip mahvetsinler.' İşte Kur’an’ın ifadesiyle İsrail’i bekleyen akibet! Ama canımı sıkan ayet, bu akibetin olmayabileceğini hatırlatıyor! Bir hadis’te, Yahudiler zulüm ve bozgunculukta o kadar pervasız ve o kadar insafsız hale gelecekler ki sonunda Allahın vadi gelecek. O zaman geldiğinde, taşlar bile arkasında saklanan Yahudiyi ele verecek, deniliyor. Kabbalacılar da bunu kabul ediyor ve ona son savaş anlamına Armageddon diyorlar. Sonun başlangıcı için de en geç 2012 tarihini veriyorlar. Kur’andaki ‘güçlü kullarımızı yeniden üzerinize göndeririz’ ifadesinde adı geçen ‘güçlü kulların’ da Hz. ‘Nuh’un çocukları’ diye bilinen Türkler olduğunu da biliyorlar. Önünde sonunda Türkiye’nin İsrail’e müdahale edeceğini bildikleri için de sürekli Türkiye’yi, ‘koltuk altında’ tutmaya çalışıyorlar. Amerika’nın ve Avrupa’nın marifetiyle tabii… (Bakın Tevratın Şifresi kitabı) Kabalacı siyonistler o savaşta tar-u mar olacaklarını biliyorlar. İsrail’de taş üstünde taş kalmayacağını da biliyorlar. Ama elde ettikleri teknoloji ile o savaşın öncesindeki sebeplere müdahale ederek neticeyi değiştirmeye çalışıyorlar. Peki ön sebepleri değiştirerek sonucu değiştirmek mümkün mü? Evet mümkün. İşte korkuyorum ki, bunu başaracaklar ve zulümleri yanlarına kar kalacak. İslam dünyası’nın bu vurdumduymazlığı, bu izzetsizliği, bu müptezel çaresizliği, kader-i ilahiye ‘bu müslümanlar her şeye müstahak’ dedirtecek fetvayı verdirecek diye korkuyorum. Zira mukadderat, özellikle de insan iradesine taalluk eden mukadderat, her daim söylendiği gibi çıkmaz. O mukadderatın ön koşullarının gerçekleşmesi de lazımdır ki tahakkuk etsin. İslam ümmeti, fani ve aşağılık bir geçici ömrün telaşına düşmüş. Rahatını bozmak istemiyor. Kimse acıyı kendi acısı bilmiyor. ‘Vehen’ yüreklerimize çöreklenmiş. O yüzden de hepsi birlikte hareket etse, tükürükle boğacakları 6 milyonluk bir İsrail önünde per perişanlar! İşte şu izzetsizlik korkuyorum ki Cenab-ı İzzet’in izzetine dokunacak da daha önce İsrailoğullarında olduğu gibi “Duribet aleyhimuzzilletu vel meskenetu Ve bâu bigadabin minellah” itabına çarpılacağız, “Hadi öyleyse kahrolun gidin. Şu zilletinizle ne haliniz varsa görün!” diyecek diye korkuyorum. Çünkü bakın, bütün o zulüm ve vahşetleri işleyeceklerini hatırlattığı ayetlerin sonunda Cenab-ı Hak, İsrail oğullarına şöyle sesleniyor: “Kimbilir belki de Rab yine de size merhamet eder!” (İsra 8) Hadi bakalım sizin canınız sıkılmasın! / Mehmet Ali Bulut http://www.gasteci.com/yazar15505.htm |
Tarih: 11:06, 6/1/2009 Kategori: Din |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Aşağılık Yalancılar!
  Filistinde Yaşanan İnsanlıkdışı Yaşamın Sorumlusu Bize "Uygar!" diye tanıtılan Dünyadır.
Gazze'de üç gün içinde 400 masum insanı katleden ve Gazze'nin bütün hayat damarlarını keserek soykırım yapmaya çalışan SiyonNazi ordusunun "nefsi müdafaa"dan başka derdinin olmadığına inanmak mümkün mü? Mümkün, ama bir şartla: Çok salak olmak lazım!
İsrail bütün dünyayı salak yerine koyuyor. Siyonist işbirlikçisi Mısır ve El-Fetih yönetimi de öyle. HAMAS iki füze sallayıp ateşkesi bozmuş ya, İsrail Gazze'yi işte onun için yerle bir ediyormuş! Savunma hakkını kullanıyormuş İsrail! Türkiye basınındaki İsrail ajanları da bu yalanı yayıyorlar. Gazze'de üç gün içinde 400 masum insanı katleden ve Gazze'nin bütün hayat damarlarını keserek soykırım yapmaya çalışan SiyonNazi ordusunun "nefsi müdafaa"dan başka derdinin olmadığına inanmak mümkün mü? Mümkün, ama bir şartla: Çok salak olmak lazım! Böyle geniş kapsamlı ve 'sofistike' bir harekât iki-üç saat içinde organize edilemez. Belli ki İsrail bu harekâta uzun süredir hazırlanıyordu. Nitekim, harekât için hazırlık emrinin 18 Haziran'da verildiği ortaya çıktı. Yani 19 Haziran günü HAMAS'la ateşkes anlaşması imzalayan İsrail'in asıl amacı, HAMAS'a nihai darbeyi indirmeye hazırlanmak için zaman kazanmaktı. HAMAS o füzeleri sallamasaydı da İsrail Gazze'de katliam yapacaktı. Yapıyordu zaten. Ambargo ve abluka ateşkese rağmen devam etmedi mi? Bu çile bitsin diye ateşkese titizlikle uyan HAMAS'ın beklentisi boşa çıkmadı mı? Gazzeli çocuklar aşsız ve ilaçsız bırakılarak öldürülmedi mi? Son altı ayı bırakalım, daha öncesine bakalım: Seçimden zaferle çıktığı anlaşılır anlaşılmaz "Biz İsrail'le görüşmeyiz ama Başkan Abbas ve Türkiye'nin görüşmesine itirazımız olmaz" diyen, El-Fetih'le iktidarı paylaşmaya çalışan, 1967 sınırlarına dönülmesi kaydıyla süresiz ateşkese hazır olduğunu ilan eden, hatta hükümete gelir gelmez adı konulmamış bir ateşkesi uygulamaya koyarak uluslararası topluluğa "barışçı bir çözüm istiyorsanız biz hazırız" mesajını veren HAMAS, bütün bu jestlerine rağmen Siyonistlerin ve uluslararası topluluğun boykotuna maruz kalmamış mıydı? HAMAS'ı saf dışı etmek isteyen İsrail ve ABD, ayrıca bölgedeki satılmış devletler, Abbas'ın "güvenlik sorumlusu" Dahlan ve köpekleri vasıtasıyla Gazze'yi kana bulamamışlar mıydı? HAMAS bir yana… BM Güvenlik Konseyi kararlarına göre Filistinlilere ait olan Doğu Kudüs ve bütün Batı Şeria, 1967'den beri İsrail işgali altında; üstelik İsrail, 1980 yılında, uluslararası hukuku hiçe sayarak, Doğu Kudüs'ü ilhak ettiğini açıkladı ve "Bölünmez Kudüs bizim ebedi başkentimizdir" dedi. O zamanlar HAMAS yoktu. HAMAS daha 1987'de ortaya çıktı. Ve 1987'den 1990'lı yılların sonlarına kadar İsrail'e sadece taş attı HAMAS. Bugün "HAMAS füzeleri olmasaydı İsrail Filistinlilere saldırmazdı" diyenler, "intihar komandoları" diye anılan istişhad komandolarının ortaya çıkışına kadar geçen 30 yıl boyunca Doğu Kudüs ve Batı Şeria'daki İsrail işgalinin sona erdirilmesi yönünde hiçbir adımın atılmamış olmasını nasıl izah ediyorlar acaba? 1993'te Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında bir barış anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmaya göre Gazze ve Batı Şeria'daki işgal sona erecek ve bağımsız Filistin devleti kurulacaktı. HAMAS'ın da zımnen kabul ettiği –veya sineye çektiği- bu anlaşmaya rağmen Batı Şeria'ya yeni Siyonist milisler yerleştirilmedi mi? Milislerin sayısı birkaç yıl içinde ikiye-üçe katlanmadı mı? 1999 yılına kadar işgali sona erdireceğine söz veren İsrail tam tersini yapıp işgali iyice muhkem hale getirmedi mi? 2000 yılında ABD'de Ehud Barak'la barış için bir araya gelen Filistin lideri Yasir Arafat, "BM Güvenlik Konseyi kararlarına uyun ve Doğu Kudüs'ü bize bırakın! Bütün Batı Şeria ve Gazze topraklarında bağımsız ve egemen bir devlet kurmamızı kabul edin!" dediğinde 'avucunuzu yalarsınız' cevabını almadı mı? Barak, 'Devletinizin ordusu ağır silahlara sahip olmayacak, hava ve deniz sahanızı biz kontrol edeceğiz, Batı Şeria kentleri arasında da kontrol noktalarımız bulunacak. Doğu Kudüs'e gelince: Size Doğu Kudüs'ün ancak bir dış mahallesini veririz. Son teklifimiz budur.' diyerek, barış ümitlerini söndürmedi mi? HAMAS, Arafat-Barak görüşmeleri sırasında tek kurşun sıkmamıştı. Barışa bir şans tanımıştı. Karşılığında ne gördü? Kahpelik! İsrail hükümeti "barış görüşmeleri"nde Filistin halkıyla resmen dalga geçti ve bu yetmezmiş gibi Ariel Şaron da İsrail halkının kahir ekseriyetinin desteğiyle Mescid-i Aksa'ya baskın düzenleyerek 'Müslümanların mukaddesatı ayaklarımızın altındadır' mesajını verdi (ve İsrailliler bu mesaj karşılığında onu iktidara taşıdılar). Gerisi, Aksa İntifadası… HAMAS'ın önlenemeyen yükselişi… Bugünlere nereden ve nasıl geldiğimizi unutmayalım! Gerçekleri İsrail hesabına çarpıtanların oyununa gelmeyelim! HAMAS, Filistin halkının İsrail vahşetine verdiği cevaptır. İşgal altındaki topraklarda yaşananların sebebi değil sonucudur. Filistin'de akan kanın faturasını HAMAS'a çıkarmaya çalışanlar adi, şerefsiz, aşağılık yalancılardır! * * * NOT: Vicdanlarının sesini dinleyip İsrail'le Dostluk Grubu'ndan ayrılan milletvekillerini –bilhassa ilk adımı atarak diğerlerine örnek olan Murat Mercan'ı- tebrik ediyorum. Katılmalarına üzülmüştük, ayrılmalarına sevindik. /Hakan Albayrak / Yeni Şafak |
Tarih: 13:21, 31/12/2008 Kategori: DisPolitika |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
TSK'yı Hangi Çizgi Temsil Ediyor?
Sayın Ertuğrul Özkök’ün gazetecilik becerisi yeni açılımlar sağladı. İki emekli Orgeneralin tartışmasını kastettiğimi anlamışsınızdır. Sayın Hilmi Özkök ve Sayın İlhami Erdil.
TSK’da iki geleneksel çizgi vardır. Birincisi Büyük Atatürk’ün 15 yıl Genelkurmay Başkanlığını yapmış Fevzi Çakmak çizgisi. Meşruiyetçidir, itaat sırrı ile hareket eder. Halkın değerlerine saygılıdır. Siyasete karışmaz. Tasavvuf ehli olan Fevzi Paşa geldiğinde Atatürk ayağa kalkarmış. Fevzi Paşa da onun içkisine hiç karışmamıştır. Bu çizgi Silahlı Kuvvetlerdeki Çanakkale ruhunu temsil ediyor. Günümüzde bu çizgiyi Hilmi Özkök Paşa temsil etmişti. İkinci geleneksel çizgi İsmet İnönü’nün temsil ettiği çizgidir. Atatürk’ün son yıllarında İsmet İnönü’ye karşı çıktığını, başbakanlıktan uzaklaştırıldığını, Atatürk’ün vefatından sonra Fevzi Paşa’nın saflığı nedeniyle ve İsmet İnönü’nün de meclis çoğunluğunu ele geçirmesiyle Milli Şef olduğu bilinmektedir. Bu çizgi baskıcı, eleştiriden rahatsız olan halkı küçük gören, orduevinden çıkmayan, çoğulculuktan nefret eden, kendisine benzemeyeni tehdit olarak algılayan, statükocu değişimden korkan bir karekter gösterir. Hatta İsmet İnönü Atatürk’ün içki sofrasına karışırdı ve verdiği kararları içki sofrasında verdiği için itiraz ederdi. Atatürk’ün bile içtiği içkiye karışan bu düşünce yapısı şimdi içkiyi laikliğin sembolü yaparak istismar etmektedir. Hüseyin Kıvrıkoğlu ve İlhami Erdil bu zihniyetin son uzantısıdır. Siyaseti seven askercilik, siyasi kulis yapma ve darbecilik, kim ne derse desin bin yıl sürmeyecek çünkü bitmiştir. Bu zihniyet darbeyi ve hukuksuzluğu hep bir seçenek olarak düşünmüştür. 27 Mayıs ruhu denilen bu ruhu taşıyan generaller askeri ihaleleri çok severler, haram yemek gibi bir kaygıları yoktur. Zenginlerin masasında sık sık gördüğümüz emekli generallere dikkat edelim. Bu generaller servet beyanlarını göğsünü gere gere veremezler. Cezaevinde bile olsalar devlet ihaleleri ile zenginleşmiş iş adamları tarafından ziyaret edilirler. Bir futbol maçında askeri ihalelerdeki yolsuzluk nedeniyle mahkum olan bir müteahhit ile E.Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın ‘Çak’ yaptığını Sabah gazetesinden Ergun Babahan yazdı. İlginç kirli ilşikilerden rahatsız olmayan bu anlayış darbecidir. Bu kişiler ordu içinde kendine çalışan tipler olarak bilinir. İlkeli, dürüst olmayan ‘Komutancı’ olarak bilinen tipleri zaten mevcut terfi sistemi de desteklemektedir. Atamalarda çoğu zaman kolay yerlere atanırlar. Kadro tasfiyesini çok yaparlar. 27 Mayıs sonrası ordu içinde gücü elinde bulundurdular. En son 28 Şubat’ta irtica bahanesi ile ciddi bir kadrolaşma içine girdiler. Bu ruha 27 Mayıs ruhu diyebilirsiniz. Atatürkçülüğün arkasına sığınıp Tek Particilik yaparlar. Demokrasi ile alay ederler, demokrasiyi halk popülizmi olarak tanımlarlar. Ergenekon konusunda sessiz kalma bu çizginin tercihidir. Kaç gündür Bugün gazetesi Zeli kampında yaşanan skandalı anlatıyor. Bu skandala göre TSK’nın içerisinde bir damar terör’ün kontrollü bir şekilde sürmesini istemişti. Bu iddia çok ciddi bir iddiadır. Maalesef TSK içindeki darbeci 27 Mayıs ruhu terörün devam etmesini istiyor. Kıvrıkoğlu’nun Hilmi Paşaya yaptığı ‘Oğlum Hilmi’ye şarap getir’ cümleleri ile belirgenleşen mahalle baskısı aslında TSK içindeki bir grubun kadrolaşma ve tasfiye için kullandığı bir yöntemdir. Albay rütbesine kadar kullanıldığını çok görüyorduk ama Orgeneral düzeyinde de var olması çok utandırıcı bir davranıştır. ‘İçki içersen severim içki içmiyorsan benim için şüphelisin.’ Ne kadar gerici bir yöntem, ilkel bir baskı örneği. Hatta GATA’dan emekli Albay Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol hocamızın bir hatırasını duymuştum. Yanılıyorsam düzeltirim. Belçika’da NATO görevinde kokteylde General Çevik Bir, Tabip Binbaşı Kahramanyol’a içki içmesi konusunda ısrar ediyor. Binbaşı Kahramanyol tarihi bir cevap veriyor. “Ben bu yaşa gelmişim, belli bir rütbeye ulaşmışım ne içip içmeyeceğime ben karar veririm, lütfen ısrar etmeyiniz.” Sayın Çevik Bir’in ikinci Başkan iken Kahramanyol hocamızın YAŞ kararı ile emekli edilmesinde bu hatıranın rolü olduğu bilinir. Hilmi Paşanın Mevlana’dan aktardığı ‘...bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım, adam mı diye...’ sözünü görevdeki bazı generallere söylememesini dilerim. Yoksa kendisini orduevine almazlar, alırlarsa da yalnız bırakırlar. Emekli generallerin mahalle baskısı üzerinde araştırma yapabilecek yiğit araştırmacılar olacak mı acaba? O günleri görebilecek miyiz? Orduevleri fildişi kulelerine Açık Toplum Enstitüsü girip bir araştırma yapsın. Sayın Prof. Binnaz Toprak’ın yüreği varsa bu sosyolojik hazineleri keşfe cesaret eder. Gerçi son istatistiği istatistikçiler için geçerli ‘İstatistik bikini gibidir, görülmesi gerekeni gösterir, görülmesi gerekmiyeni başarı ile gizler’ kuralına çok uyuyordu. Sayın Toprak 401 kişiden hareketle bütün Anadolu’yu faşist olarak gösterebildi. Bu mahalle baskısı konusu Çorum hamuru gibidir çok su götürür. /Prof.Dr.Nevzat TARHAN |
Tarih: 12:17, 23/12/2008 Kategori: TurkMilleti |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Erdoğan’ın Kızının Resmini Görünce Utandım.

Şekilciliğe önem verenler! Türkiye'yi geriye kim götürüyor dersiniz? Geçen cumartesi günü Hürriyet gazetesinin sürmanşetinde harika bir fotoğraf vardı. Başbakan Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan mezun olduğu London School of Economics (LSE)’ den diplomasını almak üzere kürsüye doğru yürümekteydi. Fotoğrafı görür görmez önce babalık duygularım coştu ‘İnşallah bana da oğlumun böylesine kaliteli bir okuldan mezun olduğunu görmek nasip olur’ dedim kendi kendime. Sonra da o fotoğraftan çok utanç duydum. Cüppeleriyle oturmakta olan profesörlerin yeni mezun olan kıza nasıl gururla baktıklarını ve onu ne güzel alkışladıklarını görünce bizdeki üniversitelerin kapılarına türban nöbetçileri koyduran, üniversite kapılarına itiraf odaları filan kurduran heybetli üniversite hocaları aklıma geldi. Onların yaptıkları adına utandım. Yıllardır kızlara üniversitede okumayı bir eziyet haline dönüştürdükleri için öfkelendim, hiçbirisinin lakaplarına layık insanlar olamadığını düşündüm, Türkiye’nin anlamsız mücadelelerle bu kadar vakit, enerji kaybetmesine lanet ettim ve ülkem adına utandım. O fotoğrafı asıl o faşistler bulup incelemeliler. Ve sonra düşündüm ki bizim ülkede inanç meselesi üzerine kapsamlı ve derin düşünme âdeti nedense hiç yok. Bu olmadığı için birçok insan sembollerle mücadele ediyor ama mücadelesini ne uğruna yaptığını da bilmiyor. ‘İnanç’, ‘İnanmak’ kavramlarını kapsamlı olarak ele almak ve korkmadan, açık fikirle tartışmak gerekiyor. Bu yapılabilirse hem toplumda güzel bir diyalog ortamı oluşur hem de üniversite kapılarına kılık kıyafet nöbetçileri dikmek gibi ayıplardan da vazgeçilir belki. İnanç konusunda derin düşünmeyi ilk önce bilim insanları yapmalı. Bu iş biraz sonra açıklayacağım nedenlerden dolayı dünyada da böyle. Türkiye’de de bir an önce yapılmalı. Geçen hafta TRT’den naklen yayınlanan Şeb-i Arus törenlerini izlerken keşke bu töreni Einstein da izleyebilseydi, eminim benim kadar belki de daha fazla duygulanırdı diye düşündüm. Kendisini kâinatın sırlarını, yaradılışın gizemini çözmeye adamış bilim adamının o semazenlerin sema ayinini kâinatın hareketine benzetmemesi mümkün değildi bence. ‘Dini duygular olmadan yapılan bilim bir ayağı eksik ve yetersiz olur, bilim olmadan taşınan dini duyguların ise gözü kör sayılabilir’ demiş olan Einstein kendi tanımıyla derin olarak dindardı (Subtle is the Lord, Science and the Life of Albert Einstein, yazar Abraham Pais sayfa 319). Kendi ifadesiyle ‘bu kâinatı Allah’ın nasıl yarattığını keşfetmeye’ çıkmış olan Einstein, kâinat hakkında yeni bilgiler öğrendikçe daha fazla inançlı olmuştur. Bugün bilim dünyası aslında Allah’ın nasıl düşündüğünü çözmeye çalışıyor. Allah’ın nasıl düşündüğünü çözmek için, aklının nasıl çalıştığını anlayabilmek için bilime gerek olmadığını, buna inanmanın yeteceğini düşünen bir dindar açısından bu laflar belki sevimsiz gelecektir ama bir de şöyle soralım; teorik fizik dünyasında bu yeni yönelimin kime ne zararı var. Kâinatı daha fazla anlamak bazı insanları daha çok inançlı yapıyorsa (örneğin beni yaptı) bunun nasıl bir zararı olabilir. Bu gizemi çözme yolunda yürümeye hayatını adamış olan Carl Sagan, anlamanın insanları çok daha inançlı yapacağını söylüyordu. İskoçya’da vermiş olduğu meşhur Gifford konferansının başlığını da çarpıcı olsun diye ‘Tanrı’yı aramak’ diye koydu. Sagan’ın uzayın derinliklerine gönderilen Voyager roketiyle ilgili bir projesi vardı. Buna NASA’yı da ısrarları sonucunda ikna etti. O Voyager’in derinliklere ulaştığında bir an geriye döndürülüp kâinatın o perspektiften bir fotoğrafının çekmesini istedi ve o fotoğraf da elimizde bugün. Bizim kafası düşünmeye kapalı bilim insanlarımız o fotoğrafta milyonlarca parlamakta olan yıldız içinde neredeyse kaybolmuş gibi duran dünyamızı görselerdi beni çok utandıran üniversite kapılarına nöbetçiler koymak gibi davranışların nasıl abes ve kâinatın büyüklüğü, muhteşemliği yanında ne kadar da küçük bir hareket olduğunu düşünürlerdi belki. Bilim yoluyla anlamaya çalışarak inançlı olmayı başaran insanlar, türban gibi konularda kavgaya giren tüm tarafların kendilerini sorgulamasına yol açar ve bu da Türkiye gibi açık diyaloğa muhtaç olan ülkeye çok gerekiyor. İşin özeti olarak Sümeyye Hanım’ın o fotoğrafı bende bu yazıyı yazma arzusunu uyandırdı. Uzunca bir süredir üstünde düşündüğüm konuyu açmak vesilesi oldu. Ve bu bağlamda CHP’nin yeni açılımları ile ne kadar önemli bir iş yapmakta olduğunu tekrar hissettim. /Serdar TURGUT – Akşam |
Tarih: 14:53, 22/12/2008 Kategori: TurkMilleti |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Bu Kadar Özür Yetmez!
Bir "özür" kampanyasıdır gidiyor. Bu süreçte "vicdan"ı da keşfettik ve onun üzerine serenatlar yazmaya başladık. Konuyu, bu haftaki Aksiyon dergisinde "Türküm, Sünniyim, suçluyum!" başlıklı yazımda değerlendirdim. Hazır "özür" ve "vicdan" kampanyası başlamışken, ben de bir özür sıralaması yaptım. Ne nitelikte olursa olsun, "özür" insanda "vicdan" bulunduğunun göstergesi ise, alın size "Türklük adına" bir özür serenadı: " -Balkanlar'da Bulgar çeteleri tarafından katledilen, ırzı namusu ayaklar altına alınan, evlerinden yurtlarından çıkarılan Türkler adına, çetecilerden özür diliyoruz. Yine; -Balkanlar'da Etniki Eterya adına işlenen cinayetlerden dolayı, hayatını kaybedenler adına çetelerden özür diliyoruz. -Balkan göçlerinde yollarda açlıktan, susuzluktan ve çete saldırılarından dolayı hayatını kaybeden kadınlar, çocuklar, yaşlılar adına, İstanbul'a ulaşmayı başaran yüz binlerce insanla birlikte sefaletle iç içe yaşamak zorunda kalanlar adına Türkleri göçe zorlayanlardan özür diliyoruz. Yine; -Doğu Anadolu'da, işgalci Rus birlikleri ile el ele verip, köylerde insanları yakan, doğrayan Ermeni çetelerinden, ölen kadınlar, çocuklar, yaşlılar adına özür diliyoruz. Yine; -Maraş'ta, Adana'da, işgalci Fransız birlikleri ile el ele verip cinayetler işleyen, kadınların ırzına tasallut eden Ermeni çetecilerden, özür diliyoruz. Yine; -Ege'de, işgalci Yunan birlikleriyle işbirliği yapıp, köy yakan, kadın - kız - çocuk demeden katleden Rum çetecilerden özür diliyoruz" Burada serenada dahil etmeyi unutmuşum. Bir de "Anzaklar"a karış özür borcumuz var. Taa bilmem nereden geldiler, bizi uygarlaştırmak istediler ve biz onlara silahla karşılık verip, 250 bin insanı kaybetmek pahasına birçoğunu öldürdük. Şehitler ve şehit çocukları adına onlardan ve onların çocuklarından özür diliyoruz. Yazı devam ediyor: "Avrupa, Amerika bastırıyor: -Soykırımı kabul edin! Özür dileyin! İçerden de özür furyaları devreye giriyor: Lozan'da kabul edilen "Mübadele"nin hesabı bile "Türkler"in önüne konuyor. Mübadele sebebiyle yurdunu - yuvasını terk etmek zorunda kalan Türklerin dramı göz ardı edilerek... Yarın PKK'dan özür dileme faslı başlarsa şaşırmamak gerek. Ortaya öylesine bir karmaşa çıkıyor ki, kimin kimden hesap soracağı, kimin kimden özür dilemesi gerektiği, kimin mağdur kimin gaddar olduğu belirsizleşmiş. Böyle bir ortamda sesi güçlü çıkan, ötekinden hesap sormaya kalkışmış. Fransız Senatosu, bir yığın "Soykırım" söyleminden sonra "Bu işi biz çözemeyiz, tarihçilere bırakalım" noktasına gelmişken, biz, içerden konuyu çoktan çözmüş ve "Türkler adına özür dileme gereği"ne inanmış durumdayız. -Tarihçiye falan gerek yok. Olur ya, tarihçiler de kalkıp, "Bu işi bu noktaya getirenler Ermeni çeteleridir. İttihatçıların büyük günahı var ama, cinayetleri başlatanlar işgalci Rus birlikleriyle işbirliği yapan Taşnak ve Hınçak komiteleridir." gibi bir sonuca varırlarsa bizim insancıl çıkışlarımız anlamsız hale gelebilir. İnsan doğrusu, Balkan Savaşları'ndan beri, Osmanlı'nın çözülüş döneminde, bu toprakları yağmalamak isteyen güçler ve onlarla işbirliği yapanların eliyle, Türk - Kürt - Boşnak, Pomak - Çerkez - Gürcü - Sünni - Alevi bütün Müslüman kavimlerin karşı karşıya kaldığı cinayetlere ve yaşadığı acılara ağlayan bir yürek de bulmak istiyor. Dünyadan birilerinin çıkıp, tıpkı bizim aydınlarımız gibi, "Osmanlı'nın çözülüş döneminde işlenen cinayetlerden dolayı Osmanlı çocuklarından özür diliyoruz" demesini istiyor gönül. Çıkmıyor herhangi bir yürek sahibi. Aksine suçlamalar suçlamalar, suçlamalar. Hep Türkler ve Müslümanlar suçlu! Bu dış söylemin bizim aydınlarımız tarafından içeriye "Hep Türkler ve Sünniler suçlu" diye tercüme edilmesi de garip. Ben ki, asla bir kavmi duyarlılık adına hareket etmedim. Ben ki, asla bir kavmi duyarlılık adına, bir başka kavme zulüm edilmesine olumlu bakmam. Ben ki, Osmanlı barışının, din, kültür, dil farklılığına rağmen üç kıtada asırlarca hükümran olmasının, tarihi değerini vurgulayan bir insanım. Ama, Osmanlı'nın son döneminin hesabı dikkate alındığında cinayetlerin hesabının tek taraflı görülmesini de içime sindiremiyorum. Acı çeken Ermeni'nin hikayesi yazılsın. Ama acı çeken Türk'ün de hikayesi yazılsın. Böyle olmaz da, Avrupa - Amerika gibi tüm dünya platformlarında Türkler (Bir başka boyutta Müslümanlar) çarmıha gerilir, içerden birileri bile, bu Avrupa - Amerika oyununa katkıda bulunarak, Ermeni iddialarını tartışılmaz gerçekler haline getirmeye çalışırlarsa, bunun tepki doğurması kaçınılmaz olacaktır."
/Ahmet TAŞGETİREN -bugün |
Tarih: 14:47, 17/12/2008 Kategori: Teror |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
M. Kemal'in Vahdettin'e çektiği telgraf

14 Haziran 1919'da Mustafa Kemal tarafından bizzat Sultan Vahdettin'e Havza'dan çekilen telgraf ortaya çıktı. İşte o belge ve Vahdettin'in Kuva-yı Milliyeye desteği. Tarihçi yazar Mustafa Armağan'ın Zaman gazetesinin Pazar ekindeki yazısında yer verdiği çarpıcı belge: İşte Vahdettin'in Kuva-yı Milliye'yi destekleyen hatt-ı hümayunu 2006 yılında bir çağrıda bulunmuştum bu köşeden. Gelin, demiştim, Milli Mücadele'nin Sivas'ta çıkan ilk yayın organı "İrâde-i Milliye" gazetesinin tamamını yeni harflere çevirip yayımlayalım. Doğrusu gösterdiğiniz alaka, heyecan aşılıyor meyus kalbime. Hâlâ cevap verenler, hazır olduklarını söyleyenler oluyor. Şimdi size ve o gönüllülere buradan duyurmak boynumun borcu oldu: Çağrımız Sivas'ta yankılandı ve bir grup öğretim üyesi elbirliği etmek suretiyle 40 kadar "İrade-i Milliye" nüshasını Latin harflerine çevirdiler, Sivas Belediye Başkanı Sami Aydın Bey'in destekleriyle Buruciye Yayınları tarafından Osmanlıca orijinaliyle birlikte 2007 yılında yayınlandı. Yani eksik de olsa bu ilk resmi yayın organının bir koleksiyonuna sahibiz. Emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Keşke diğer gazete koleksiyonları da aynı bahtiyarlığı yaşayabilse. Yine de bir iki noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Birincisi, kronik problemimiz olan ciddi okuma hataları. En basiti, kapı, eşik anlamına gelen 'südde' kelimesinin ısrarla 'sedde' yazılması (msl. s. 19) ya da "istiksâratımızın" (s. 159) kelimesinin doğrusunun "istiksar etmezler" olması gibi. Bunlar ufak tefek kusurlar gibi görünüyor ama yapılan işin önemi karşısında daha ciddi olunması gerekirdi. "İrade-i Milliye" gazetesinin maalesef tam bir koleksiyonu hiçbir yerde yok. İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde de sadece mikrofilmleri mevcut. Asıllarını isteyince yok diyorlar. Nasıl yok olur? Anlamak mümkün değil. Allah'tan Amerikalılar var da, gazetenin Türkiye'de dahi bulunmayan bazı nüshalarını Chicago Üniversitesi Arşivi'nden temin edebiliyorsunuz. Benim asıl üzerinde durmak istediği nokta, şeklinden şemailinden ziyade "İrade-i Milliye" gazetesinde yazılanlar. Kuva-yı Milliye dönemine ait çok önemli ve dikkatlerden kaçmış beyanlar ve telgraflar, haberler, sıcağı sıcağına tepkiler, en azından Ankara'ya gitmeden önce Mustafa Kemal tarafından yazılan başyazılar. Her biri önemli bizim için. Mesela 14 Eylül 1919 tarihli nüshada daha önce de dile getirdiğim bir telgraf yer alıyor. Çeken "Üçüncü Ordu Müfettişi, Yaver-i Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal", çekilen kişi "Zat-ı Şahane" yani Sultan Vahdettin, çekildiği yer Havza. Tarih 14 Haziran 1919. Burada Mustafa Kemal Paşa, son görüşmelerini hatırlatıyor padişaha ve şöyle diyor: Huzurdayken İzmir'in işgali karşısında "pek mahzun olan" kalbinizin "bu nokta-i necâta ait ilhamatı"nı, yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum. Sizin "ilkâ"nızdan, yani Şemseddin Sami'nin "Kamus-i Türkî"sine bakılırsa, benim fikrimi çelmenizden aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum. Sivas'ta çıkan İrade-i Milliye gazetesinin 14 Eylül 1919 tarihli ilk sayısında çıkan Mustafa Kemal Paşa'nın Vahdettin'e çektiği telgrafın orijinali. Müthiş bir metin tabii. Ancak telgrafın bu şeklini başka kaynaklarda bulabileceğinizi sanıyorsanız aldanıyorsunuz. "Nutuk" dahil diğer kaynaklarda "ilkâ" kelimesinin "dilhah"a dönüştürüldüğünü görüp hayrete düşüyorsunuz (mesela "Atatürk'ün Bütün Eserleri", c. 2, s. 375). Meğer, diyorsunuz, Atatürk'ün kendi sözleri de zamanla kitabına uydurulmuş. Peki sonradan tamamen unutulacak olan bu "fikir çelme" hadisesi neyin nesiydi? Ona dair de bazı ipuçları bulabiliyoruz aynı telgrafta. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktıktan bir ay kadar sonra şu gerçeği itiraf ediyor: "İstanbul'da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız [uyanmış] olduğunu tahayyül edemezdim." İlginç değil mi? Devam ediyor Paşa: "Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor." Yani uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda. Mustafa Kemal Paşa'nın bir ay içerisinde çektiği bu net resim çok mu çok önemli. Neden? Piyasadaki inkılap tarihlerinde o yıllarda milletin yere serilmiş olduğu ve sonra Atatürk'ün gelip onu dirilttiği anlatılır da ondan. Oysa gerçek hiç de öyle değilmiş. Üstelik bunu bizzat kendisi söylüyormuş. Daha neler söylüyormuş? Devam edelim okumaya. Mustafa Kemal'e göre Vahdettin son hatt-ı hümayunuyla bütün milletin azim ve mücadele gücünü uyandırmış imiş. Peki kime karşıymış bu mücadele? Cevabını telgraf sahibi veriyor zaten: Milletin beka ve varlığına düşman olanlara karşı. Yani İngilizlere ve İngilizlere yaltaklanmayı meslek edinen zayıf karakterlilere karşı. Şimdi düşünelim: Beni Anadolu'ya ikna ettiniz diyen kim? Atatürk. Anadolu'ya geçmeden önce milletin bu kadar uyanık ve mücadeleye hazır olacağını hayal bile edemezdim diyen kim? Yine Atatürk. Uyanmış olan milletin bağımsızlık ateşiyle tutuşmuş olduğunu ve saltanat ve hilafetin haklarını desteklemek için kararlılık içinde olduğunu söyleyen kim? Yine Atatürk. Vahdettin'e, hatt-ı hümayununuz milletin mücadele gücünü uyandırdı diyen de o, İngilizlere ve onların destekçilerine karşı mücadele etmek üzere anlaştıklarını söyleyen de. Peki Turgut Özakman neyi savunuyor: Canım Vahdettin gönderdi ama Atatürk'ün ne için gittiğini bilmiyordu ki. Bilse asla göndermezdi. Şimdi Havza telgrafıyla görüyoruz ki, ikna eden de, gönderen de, hatt-ı hümayunuyla halka direniş mesajı veren de, İngilizleri barışa ikna etmek için Mustafa Kemal'le gizlice mutabakat sağlayan da Vahdettin'den başkası değil. Aralarında bütün bunlar önceden konuşulmamış olsa Mustafa Kemal ne diye anlatsın ki derdini sultana? Üstelik Vahdettin'in Anadolu halkına, yanınızdayım mesajını veren bir beyannamesi var ki, gazete sütunlarında alkışla karşılanmış. Mustafa Kemal, 28 Eylül 1919 tarihli nüshada bu beyannamenin Osmanlı tarihinde her bakımdan benzersiz olduğunu yazıyor. "Padişahımız" diyor, "Anadolu harekâtının tamamıyla meşru olduğunu ilan ederek mevcut cereyanı, yani Kuva-yı Milliyeyi lütfen teşvik etmekte ve hatta katılarak kuvvetlendirmektedir." Daha ne desin? /Mustafa ARMAĞAN -Zaman
|
Tarih: 20:04, 14/12/2008 Kategori: TurkMilleti |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Dilimizdeki Arap Düşmanlığı
Dil bir toplumun bilincidir. Bunu bilen kimi toplum mühendisleri, toplumların bilinçaltını kirletmek için önce dilden başlarlar. Türkçemiz, söz konusu mühendisliğin en fazla mesai harcadığı bir dil görünümünde. Bizden gözüken ancak asla bizden olmayan ve kim olduklarını net olarak bilemediğimiz bu toplum mühendisleri, toplumumuzun şuur altını bulandırmaya çalışmışlar.
Dilimizde Arap düşmanlığı kokan sözlerin varlığı, pürüzsüz bir tende kanserli bir ur gibi durmaktadır. Örneğin, ‘’Ne Şam’ın şekeri ne Arab’ın yüzü!’’ sözünün hem ekonomik hem ırkçılık hem de din düşmanlığı kokan bir tarafı var. Ancak, bu sözü ağzında bir sakız gibi çiğneyen insanları ne din düşmanlığı ne de ırkçılıkla suçlayabiliriz. Onların yaptığı, toplum mühendislerinin şuur altlarına fısıldadıklarını adiyattan bir sözmüş gibi şuursuzca tekrarlamaktan ibaret… Ancak bu durum, onları büsbütün masum da kılmaz. Bu sözden; Arap’ın yüzü görülmeye değmez, onunla hasbihal edip alış-veriş yapılmaya değmez, anlamı çıkarılabilir. Milletimizle Arapların irtibatını koparmaya çalışıyormuş hissi veren bu sözün dilimize iyi niyetle sokulduğunu düşünmek mümkün değil. Ya, ‘’Arap saçına dönmek!’’ ne demek? Bu sözde; Arap’ın pis ve bakımsız olduğu, düşüncesinin bilinçaltına yerleştirilmeye çalışılmış olduğunu anlamamak mümkün mü? ‘’Arabın ya leyli!’’ sözünde de Arapların müzik anlayışıyla dalga geçildiği anlaşılmıyor mu? Evet, bu sözler, kişiler arasındaki münasebetlerde benzetme yapılarak muhatabına söylenen sözler olabilir. Fakat muhatap rencide edilmeye çalışılırken, konuyla hiç alakası olmayan bir toplumun toptan rencide edildiği de muhakkaktır. Bu sözleri diline dolayanlar, Arapları aşağılamak maksadıyla söylemiyor olabilir. Ancak, bu sözlerin bilmeden bilinçaltımızdaki kutsala dair resimleri kirlettiği de bir gerçek. Büyüklerden sürekli bu ve benzeri sözleri duyan bir çocuğun dimağında oluşan Arap resminin sağlıklı olacağını söylemek mümkün mü? Peygamberimizin Arap olduğunu bilen bir çocuğun, herkesten bu sözleri duyarken, Peygamber sevgisini tam olarak kalbine yerleştirmesi mümkün mü? Ayrıca, hiçbir millet kendisini zemmederek rencide eden toplumlara hoş bakmaz. Örneğin İngilizlerin ülkemize Turkey (hindi) diyerek aşağıladıklarını düşünüp ülkemizin İngiliz dilindeki söylenişine müdahale girişimleri olduğu zamanlar olmuştur. İngiliz Milli Takımı Türk Milli Takımını yendiğinde bulvar gazetelerinin, ‘’hindiyi dolma yaptık!’’ sözleri bizi nasıl rahatsız ediyorsa, dilimizdeki bu ve benzeri sözlerin Arapları rahatsız etmemesi mümkün değildir. Hele kimi yörelerimizde siyah köpeklere ‘Arap!’’ isminin verilmesi hiç kabul edilir bir durum değildir. Bir toplumu böylesine zemmetmek, dinimizin öğretisiyle ve sosyal ahlakla bağdaşır bir tarafı olmadığı gibi, milletimizin tarihten gelen geleneksel kültüründe de yeri yoktur. Ülkemizin güney ve güneydoğusunda bir hayli Arapça konuşan vatandaşımızın olduğunu görebilirsek, böylesine ifadelerin aynı zamanda bölücü bir tarafı olduğu da söylenebilir. Peki dilimize özellikle Arapları aşağılayan sözlerin sokulmuş olmasının esas sebebi ne olabilir? Elbette ki din? Her ne kadar bu ifadeleri dilimize sokanları net olarak bilemesek de İslam Dini’ni Araplar’la özdeşleştiren müsteşrikler, milletimizin dini hassasiyetlerini bertaraf etmek için işe buradan başlamışlardır. Milletimizin şuuraltına Arap’ın; pis, pejmurde, kara yüzlü, çirkin, işe yaramaz olduğunu yerleştirerek, bilinçaltımızda yerleşmiş olan resmi tahtından etmeye çalışmışlardır. Nasıl mı? Arap’ı böyle gören bir insanın, bilinçaltına daha önce yerleştirdiği muhteşem Peygamber resminin zarar göreceği kesindir. Zira şuuraltında şu muhakeme olacaktır. Peygamberimiz de bir Arap’tı! Müsteşriklerin dilimize yerleştirdikleri bu ifadelerin asıl maksadı, milletimizin şuuraltında yüz yılardır en güzel kokusuyla en güzel rengiyle şekillenen Efendimiz Aleyhisselamın gerçek resminin şuur altlarından çıkarmaktır. Aynı toplum mühendislerinin Arap toplumlarının bilinçaltındaki ‘’Türk’’ kavramını zedelemeye çalıştıkları da bir gerçektir. Buna rağmen, Sudi Arabistan’da birçok insanın ‘’Turkî’’ ismini gururla taşıdıklarına şahit oldum. Bizdeki bilinçaltındaki ‘’Arap’’ kelimesinin kirletilmişliği Araplardaki ‘’Türk’’ kelimesinin kirletilmişliğinden daha fazla olduğu bir gerçek. Üstelik bizdeki bu kirlenmişliğin Efendimiz Aleyhisselamı rencide eden bir boyutunun olduğu da düşünülürse, bu konuda bizim daha hassas olmamız gerekmektedir. Uğruna muhteşem bir GÜL medeniyeti kurduğumuz Efendimiz Aleyhisselamın bilinçaltımızdaki resminin zedelenmemesi için, dilimize dikkat edip bilinçaltımızdaki GÜL’ün rengini bozmayalım.
/Arifhan AKPINAR / Haber 7 |
Tarih: 10:58, 2/12/2008 Kategori: TurkMilleti |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Başörtüsü Yasaklandı, Vatan Kurtuldu
 "Başörtüsü Siyasi Simgedir." Din Siyasete Böyle Alet Edilir
1933 yılında Florya Plajı halka açık hale getirilir ve ertesi gün devletin “yarı resmi” gazetesi şu manşeti atar: - Halk plaja akın etti, vatandaş denize giremiyor! Halk ile vatandaş kavramları bundan daha güzel(!) bir şekilde ayrılamazdı galiba.. Peki neydi halk ile vatandaşı birbirinden bu kadar kesin ayıran çizgi. Sosyo-kültürel farklılıklar mı, ekonomik uçurumlar mı, mezun oldukları okullar mı, ya da doğdukları şehirler mi? Vatandaş; okumuş, kültürlü, soylu bir aileden gelen ,tercihen İstanbul doğumlu- Ankara ya da İzmir de olabilir- her haliyle batılılara benzeyen ve birazcık da maneviyatla arasına mesafe koymuş kimselerdi.. Peki halk kimdi? Halk Bakkal Osman’dı, apartman görevlisi Kemal Efendi’ydi, inşaat işçisi Enver idi, Tesisatçı Ali’ydi. Halk Anadolu’dan gelmişti, vatandaş ise büyük şehirlerin yerlisiydi… Her ne kadar İstanbul doğumlu da olsa, bu satırların yazarı da halk üyesiydi.. Halk, vatandaşın getir götür işlerini yapardı. Şirketinde çalışırdı. Maaşlı elemanıydı. Vatandaş ise bu memleketin gerçek sahibiydi. Öyle ya bu ülke onların babasının tekelindeydi. Vatandaşın çocukları vatanı için kolejlerde okuyup yurtdışında mastır yapardı. Halkın çocukları ise yirmisini geçirmeden askerlik yapardı. Vatandaş, zengin olup tatile giderdi. Halk ise şehit olup, cennete giderdi.. Ama yine de vatan sağ idi ancak cahil halk ısrarla cumhuriyeti tehdit etmekteydi. Şimdi diyeceksiniz ki, bunlar eski dönemde kalmıştı ve şu an vatandaş ile halk gayet barışıktı. Öyle mi? Geçtiğimiz yıllarda halk plajı haline getirilen Caddebostan Plajı’nı haber yapan gazetelerin manşetlerine bir göz atalım: - Caddebostan’ın havası değişti! - Nerede o eski plajlar! - Caddebostanlılar denize giremiyor! Ve olayın en entelleküel ve gerçekçi yorumunu da bir Caddebostanlı hanım kızımız yapıyordu: - Buranın tarzı falan var yane! Evet oranın bir tarzı vardı… Orası İstanbul’u babasının malı sanan elit züppelerinin olmalıydı. Sadece onlar girmeliydi denize. Onlar sevgilisinin elini tutup gezmeliydi Bostancı sahillerinde. Onlar romantizmi yaşamalıydı Kız Kulesi’nde. Onlar oturup çay içmeliydi Çamlıca tepesinde.. Evet oranın bir tarzı vardı. Tıpkı üniversiteler gibi… Başörtüsünü gerici bulup türbanı üreten, daha sonra türbanı dışlayıp başörtüsüne yeniden dönen, en sonunda da aslında Kur’an’da başörtüsü yokmuş meğer ecdadımız 1400 yıldır saçmalıyormuş diye ortalıkta gezinen halktan kopuk halkçıların asıl düşünceleri belli oluyordu yavaş yavaş: - Canım, bu çağda da başörtüsü mü olurmuş?? Evet evet kesinlikle olmazdı. Zaten neyin nerede ne zaman olacağını onlar bilirdi. Dinin yerinin vicdan olduğunu da onlar tespit etmişti. Yoksa cahil halk nereden bilecekti? Yalnız ortada çok ciddi bir sorun belirmişti. Dahiyane fikirleriyle bilim ve siyaset dünyasını sarsan, manken görünümlü Prof. Dr. Aysun Kayacı ile dağdaki çoban eşit oya sahipti. Zaten memleketin yüzde 47’si(yaklaşık 16,5 milyon kişi) Ağustos’un göbeğinde iki torba kömür karşılığında oyunu satmıştı. Şimdi kalkıp da oylar arasında bir eşitsizlik düzenlense bu da Atatürk ilkelerine uymazdı. O zaman yapılacak tek bir iş kalmıştı. Top anayasa mahkemelerine atılırdı,olur biterdi. Öyle oldu. Başörtüsü özgürlüğüne kalkan 411 eli kaos olarak niteleyen “demokrat” medyamız, yasağı savunan 9 eli öpüp de başına koydu. Evet, başörtüsü üniversitelere girmemeliydi. Çünkü evine gelen yardımcı kadının bile başörtüsünden rahatsız olan sorunlu vatandaşın göz zevki her şeyden önemliydi. Peki kılık kıyafet ayrımı gözetmeden bu ülkede yaşayan bütün insanların kardeş olabileceği gerçeğini kim savunacaktı? Muhtıracısına aşık olan demokratlar mı, yoksa laik partilerin fetvacı başkanları mı? Eğer kimseden ümidiniz yoksa korkmayın. Çünkü bu ülkenin gerçekten özgürlükçü düşünen,demokrasi ve laikliğe sözde değil özde inanan bir gençlik potansiyeli var. İşin en ilginç yanı da, sosyeteden yetişmiş gençler de bu kez halk çocuklarıyla ayni tarafta… Gün gelecek bu gençlik yönetimi ele alacak ve daha güzel bir Türkiye için kolları sıvayacaktır. Göreve de 11 Kasım 1938’den yani Atatürk’ün bıraktığı yerden başlayacaktır. /Orhan DOĞANGÜNEŞ |
Tarih: 11:23, 26/11/2008 Kategori: Din |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Abdullah Öcalan : ‘Mağdurdan Gaddara’ (Nasıl teröris

Kürt halkından intikam alan adam: Abdullah Öcalan!
Kürd halkından intikam alan adam:Abdullah Öcalan! (Nas-Edi) Prof. Dr. Vamık Volkan, “Abdullah Öcalan, yaşamı boyunca güçlü bir baba arar. Bilinçaltındaki ‘baba’, onun saldırganlığından memnun olacaktır” diyor. Öcalan’ın yakalandıktan sonraki ilk fotoğrafını da şöyle yorumluyor: “Aradığı baba figürünü sonunda buldu! İçi rahatladı. Ellerini önüne kavuşturdu. Babasının, yani devletin önünde uslu bir çocuk gibi oturdu.”
‘Politik psikolojinin dehası’ Prof. Dr. Vamık Volkan, hapistesi PKK lideri Abdullah Öcalan’ı kendi sözleri üzerinden inceledi. Volkan’ın, Öcalan’ın çocukluğu ve cinsel kimliği ile ilgili çarpıcı önermeleri var Bahçeşehir Üniversitesi’nin akademisyen kafeteryasındayız. Karşımızda, dünyanın önde gelen psikiyatri profesörlerinden Vamık D. Volkan oturuyor. Prof. Dr. Volkan’ın yeni kitabı ‘Kıbrıs: Savaş ve Uyum, Çatışan İki Etnik Grubun Psikanalitik Tarihi’yle ilgili. Bizse başka bir şey için buradayız. Yaklaşık 10 yıl önce kaleme aldığı ‘Kan Bağı - Etnik Gururdan Etnik Teröre’ adlı kitabı. Kitabın, ‘Mağdurdan Gaddara’ başlıklı bölümünde, Apo’nun psikanalitik biyografisini oluşturuyor Volkan. Kitap İngilizce, Almanca, Japonca ve son olarak Türkçe yayımlandı. Fakat bu kadar önemli bir analiz, bugüne değin hiç ‘röportaj konusu’ olmadı. Volkan, “Bu konuyu benimle ayrıntılı konuşan ilk gazeteci sizsiniz” diyor. 40 kitabı ve 400’ü aşkın makalesi olan Volkan, üç kişinin psikanalitik biyografisini yazdı. Atatürk, ABD eski Başkanı Richard Nixon ve Abdullah Öcalan... Volkan, teröristler üzerine doğrudan psikolojik araştırma yapmanın neredeyse imkânsız olduğunu söylüyor: “Psikanalistten randevu alan bir terörist düşünebiliyor musunuz? Fakat Abdullah Öcalan’ın, 1993’te Yalçın Küçük ile yaptığı uzun konuşmanın yer aldığı ‘Kürt Bahçesinde Sözleşi’ adlı kitap (416 sayfa), Öcalan’ın psikanalitik yapısını değerlendirmemiz için yeterince detaylıdır. Öcalan’ın kendi ağzından hayat hikâyesini değerlendirerek fikrimi bildirdim.” Volkan, Öcalan’dan önce, yaşayan kimsenin psikanalitik biyografisini yazmadı. Fakat Türkiye’de sayısız insanın canını yakan terör hareketinin ‘lideri’ olan bu kişinin anlatılacağı bir çalışmanın faydalı olacağını düşündü. Prensibini bozdu. “Bu çalışmada Kürtlerin ne lehine ne de aleyhineyim” diyen Volkan, Öcalan’ın Yalçın Küçük’e söylediklerini bir psikiyatr olarak tercüme ettiğini söylüyor. BASKIN ANNE, SİLİK BABA Ruh sağlığı yerinde bir kişiden terör örgütü lideri olur mu? Volkan’ın cevabı oldukça net: “Aslında durum çok tipik: Çocukluk döneminde büyük bir travma yaşanıyor. Öcalan’da da aynı şey olmuştur, Usame Bin Ladin’de de... Fakat terörist liderler arasında, kişisel kimlik sorunları baskın olsa da, çoğu zeki insanlardır. Yaralanmış kişisel kimliklerinden dolayı, etnik kimliklerini kendilerinin birincil kimliği olarak kullanırlar.” Prof. Volkan’ın, Öcalan’ın çocukluk dönemi analizi kitapta şöyle başlıyor: “Ailesi çok fakir. Evdeki baskın figür, bölgesel geleneğin aksine anne. Abdullah Öcalan’ın annesi, çocuklarının önünde kocasını aşağılıyor. Öcalan’ın anlattığına göre babası, köydeki en silik insan. Öcalan, çocukluk anısında, anne ve babasını, ‘Annem olağanüstü kavgacıydı... Her gün komşularla, babayla ve benimle kavga... Babayı akrabaları bile hiç ciddiye almazlar’ diyerek anlatır. Evdeki gerginlikten uzaklaşmak için genç Abdullah, yakındaki bir dağın tepesine kaçar. Köyün en çok alay edilen kişisi olan babası da aynı yere gider. Amacı dağa çıkıp, köylülere söyleyemediği öfkesini haykırmaktır. Genç Abdullah’ı da orada görünce, onu da öfkesini ‘kusması’ için kışkırtır. Öcalan’ın annesi de kışkırtma konusunda babadan farklı değildir. Öcalan bir anısında, ‘Köyümde, çocuklarla olan kavgamda kafam kırılmıştı. Eve gelip ‘Beni dövdüler’ diye hüngür hüngür ağlıyordum. Annem eve gelir gelmez beni korumak, himaye etmek yerine, ‘Ya gidip intikamını alacaksın ya da seni bu eve koymam’ diye beni evden kovdu. Annem bu ilkesinde çok zorlayıcıydı. Daha sonra, zorla da olsa ilk eylemlerime onun bu dayatması altında başladım. Ben de saldırıya geçtim. Birkaç çocuğun kafasını kırdım’ der. İLK EYLEMİNİ ANNESİ YAPTIRDI Öcalan, evdeki en büyük çocuktu ve zayıf bir babası olduğu için, ailesinin şerefini şiddet yoluyla koruyan kişi olması gerektiğini düşünüyordu. Ebeveynlerinden her ikisi de Abdullah’ı saldırgan bir tutum sürdürmesi için teşvik etti. Eğer saldırgan olursa, kimse ona saldırmayacaktı! Bunun bir sonucu olarak, genç Abdullah köyde yılan katili olarak ün yaptı. Öcalan, ‘Köylüler yılan gördüklerinde ilkin bana haber yollardı’ demektedir. Oysa o, yılanlardan korkar. Diğer çocuklar tarafından sevilmez. Ama onları nasıl etkileyeceğini öğrenir: ‘En büyük tutkularım, günlük olarak bir çocuğu alıp dağa çıkarmaktı. Ona haydi gidip yılan öldürelim, kuş tutalım, kartal yuvasına ulaşalım derdim.’ (….) Öcalan, Yalçın Küçük ile yaptığı konuşmada, iki kız kardeş ve iki erkek kardeşten bahseder. Çocukluğu sırasında büyük kız kardeşi Havva’nın başlık parası ile satılıp başka bir köye gelin gitmesi, onun için travmadır. Çünkü Havva onun için anne gibidir. Abdullah’ın psişik yaşamındaki bir dönüm noktası ergenliği sırasında olur. O, bunu ‘ilk isyanı’ olarak niteler. Bir gün erkek kardeşi Osman ile kavga ederler. Osman eve gelip babasına kavgayı anlatır. Yaşlı adam, evin dışına çıkıp lanetler yağdırarak Abdullah’a taş atar. Abdullah dövüşerek kendini savunur. ‘Köylüler başımıza dikilmiş, benimle babamın kavgasını seyrediyorlar. Oldukça hırpalandım, çok çok da öfkelenmiştim.’ Bu olaydan sonra Abdullah, babasından para çalıp, köyden kaçar. Nizip kasabasına, kız kardeşinin yanına gider.” Kitabındaki bu satırları bizimle tekrar okuyan Prof. Dr. Volkan, Abdullah Öcalan’ın köyünden kaçmasının çok önemli olduğunu söylüyor: “Çocuk gelişiminin ilk altı-yedi yılında kimliğiniz belli olur. Fakat hayat bize ikinci bir şans daha verir; ergenlik. Öcalan’ın ise her iki döneminde de derin problemleri var. Baba ve anne, olması gerektiği gibi değil. İkisi de travmatik. Her erkek çocuk, erkeklik kimliğini geliştirene kadar birçok basamaktan geçer. İlk bir yıl çocuk, babayı, annenin bir uzantısı olarak görür. Çocuğun kafasında ‘baba’, annelerinin uzantısı gibidir. İki-üç yaşlarına geldiğinde çocuk, anneden ayrılmaya başlar. Anne ve babanın ayrı fonksiyonları olduğunu idrak eder. Ve eğer psikolojik olarak sağlıklı bir gelişme yaşarsa, ‘Tamam, ben erkeğe aidim’ der. Ama Apo, bunu yapamadı. Babasıyla, erkeklik kimliği ile olan özdeşimini tamamlayamadı. Biz buna fiksasyon diyoruz.” Bu gözlem, Volkan’ın kitaptaki makalesinde şöyle ifade ediliyor: “Öcalan, her ne kadar bir yetişkin olarak bıyık bıraksa da geleneksel köylü maço imajına sahip ve bıyık bırakan erkekleri sevmediğinden bahsetmiştir. Çocukluk düşlerinde, sevgisiz cinsel birleşmeyi düşündüğünde, Abdullah duygusal olarak şiddetli bir tiksinti yaşıyordu. Kız kardeşinin evden ayrılması, Apo’nun yaşadığı cinsel ikilemin nedenlerinden biri olabilir. Bir diğeri, onu annesinin reddetmesi ve babasının iyi bir erkek rol modeli olmaması olabilir. Çocukken Abdullah, kızların yanında kendisini çok rahat hissediyormuş ve kendisini, cinselliği konusunda ‘aşırı kontrole’ sahip Mahatma Gandi’ye benzetiyor.” Volkan’a, Öcalan’ın kendi sözlerini ‘okuyarak’ yaptığı bu değerlendirmeyi soruyoruz. Hocanın bu konudaki yorumu şöyle: “Gandi evliydi. Fakat ‘Seks yapmayacağım’ diyen bir kişiydi. Çocuklukta, saldırganlık ve seks iç içedir. Çocuk büyüdükçe seks ve saldırganlığın aynı şey olmadığını keşfeder. Fakat söylediğim gibi çocuk, erkek kişiliğinin gelişimini tamamlayamamışsa, ne tarafa gideceğine karar veremez.” SİLAH VE BIÇAK FOBİSİ VAR Öcalan, aslında askeri bir okula ya da Mısır’daki ünlü El Ezher gibi bir dini üniversiteye gitmek ister. Prof. Volkan’a göre bu durum, ‘otorite, baba’ figürü arayışıyla yakından ilgilidir: “Abdullah Öcalan, ne askeri okula gitti ne de dini eğitim aldı. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin öğrencisi oldu. 20’li yaşlarda, sol hareketin içinde yer almaya başladı. Solcu bir öğrenci olarak tutuklanıp yedi ay cezaevinde yattı. Ardından Kesire ile evlendi. Evliliği sorunluydu. Karısı Kürt kökeniyle övünüyor ve eşini sıradan bir köylü olarak algılıyordu. Yaklaşık 10 yıl sonra evlilik sona erdi. Öcalan, evliliğini şöyle tanımlamaktadır: 'Ben evlilikten kaçtım. Ve hâlâ kaçıyorum.'” Vamık Volkan’ın, aynı gözlemi 10 yıl önce yayımlanan kitabına yansıttığı bölüm, Öcalan’ın kendi sözleriyle başlıyor: “Bu ızbandut gibi adam üzerine çökerken, sen bunu nasıl kaldırıyorsun? Gerçi kendimi bir kadın yerine koymuyorum ama zaman zaman, ‘Bunlar böyle erkeklerle yaşamı nasıl paylaşıyor?’ diye tasarlıyorum. Açıkçası çirkin buluyorum. Benim yaşantım göz önündedir, çirkin bulduğum bir şeye bulaşmak istemiyorum. Kendimi çok temiz tutmaya çalışıyorum.” Volkan’a göre, bu sözler ‘bir itiraf’ niteliğinde. Peki neyin itirafı? Volkan’dan dinleyelim: “Anne ve babasının ilişkisinden dolayı kafası karışık. Anne, erkek gibi. Üstelik saldırgan. Baba zayıf bir karakter. ‘Ama anne, babayla yatıyor. Bu ne biçim şey?’ diye düşünüyor. Öcalan, anılarının bir yerinde şöyle der: 'Bir eşe sahip olmak kötü bir şey değil, ancak benim için içsel savaş bunun nasıl idare edileceği... Baba olma havalarına girer, onunla gurur duyabilirsiniz ama ben bundan biraz sıkılıyorum. Yani babalar beni biraz mazur görsün, halen 44 yaşında bir çocuğum.'” Prof. Volkan tam burada büyük bir parantez açmak gerektiği fikrinde. Sebebini şöyle açıklıyor: “Ben 44 yaşında bir çocuğum, cümlesini dikkatli okumak gerek. Öcalan, çocukluğunu değiştirmek istiyor. Bunu da Kürtlükle uğraşarak yapıyor. Onun derdi Türklükle değil, kendine göre kötü çocukluğunu temsil eden Kürtlükle. Köylülerin saygısını kazanmak ve kendisini ‘korkak’ babasından ayırmak için, korktuğu halde yılanları öldürdü. Kürt kökenli vatandaşları öldürerek de babayı, anneyi, kendi benliğini öldürmeye çalıştı. Ve bunun yanında Kürtlüğü idealize etmeye çalıştı. Aslında çıkış noktası yeni bir ‘aile’ kurmaktı. Bunu ‘yeni bir Kürtlük’ oluşturarak yapacaktı. Ama saldırganlığının yönü değişmedi. Kürt Kökenli olan kadınları, çocukları, sıradan köylüleri yok etme ve öldürmeye yöneldi. Bu insanlar, onun sevilmeyen çocukluk benliğini temsil ediyorlardı. Neden olduğu dehşet ve insanların ölmesinden suçluluk duymadı. ‘Bizim güzellik kraliçemiz savaştır’ dedi. Ama işin tipik tarafı şuydu: Apo’nun ateşli silahlara ve bıçaklar gibi kesici aletlere ilişkin bir fobisi vardı.” YAKALANINCA ‘BABA’SINA KAVUŞTU! Prof. Dr. Vamık Volkan, “Abdullah Öcalan, yaşamı boyunca güçlü bir baba arar. Bilinçaltındaki ‘baba’, onun saldırganlığından memnun olacaktır” diyor. Öcalan’ın yakalandıktan sonraki ilk fotoğrafını da şöyle yorumluyor: “Aradığı baba figürünü sonunda buldu! İçi rahatladı. Ellerini önüne kavuşturdu. Babasının, yani devletin önünde uslu bir çocuk gibi oturdu.” Hemen araya girip soruyoruz: “Bütün derdi baba bulmak mıydı?” Volkan’ın cevabı açık: “Abdullah Öcalan, görkemli bir benlik duygusunu desteklemek için kendini Hz. Muhammed’e bile benzetmiştir. Bu özdeşleştirme ile çocukluktaki yaralarını ve kusurlarını kapatmak istemektedir. Güçlü baba meselesine gelince, elbette ideolojik nedenlerle de terörü başlattı. Fakat bilinçaltında her zaman o güçlü baba, yani devletle çatıştı.” Volkan, Abdullah Öcalan’ın kişilik organizasyonunun yanında, Türkiye’de oluşan başka gerçekleri de göz önüne almak gerektiğini söylüyor. Ve ekliyor: “Burada yalnız Kürt sorununun kısıtlı bir kesiminden söz ettik. Fakat gurur duymalıyız ki Türkiye’den ırkçılık çıkmadı.” VAMIK VOLKAN KİMDİR? Volkan, psiko-politik teorileri ve dünyanın sorunlu birçok yerinde yaptığı barış çalışmalarıyla üç kez, 27 ülke tarafından, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi. Dünya onu, ‘politik psikolojinin dehası’ olarak tanımlıyor. Halen Virginia Üniversitesi’nde psikiyatri profesörü ve ‘Zihin ve İnsan İlişkileri Merkezi’nin yöneticiliğini yürütüyor. Ayrıca Washington Psikanaliz Enstitüsü’nde öğretim görevlisi. Bahçeşehir Üniversitesi Sürdürülebilir Barış Merkezi Onur Başkanlığı’nı da yapan Volkan halen ABD’de yaşıyor. Kaynak: Selin Ongun http://www.nasname.com/tr/1538.html |
Tarih: 15:46, 22/11/2008 Kategori: Teror |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|