Tanım

BU VATAN KOLAY KAZANILMADI

»
»
»
»
Atam'a Ne Dediler
Uyutuluyormuyuz?
">
|
Acaba Nden Hp Mslümanlar Aı Çkiyor?

Daha çekilmeden kıyamet kopartan bir film; Arap İsa (as)!
Şu sıralarda mısır, Ürdün ve Suriye Hıristiyanları hop oturup hop kalkıyor. Yeri göğü birbirine katıyorlar… Efendim Muhammed Aziziye adlı Ürdünlü bir Yönetmen, Kuran’ın anlattığı İsa’yı filme çekiyormuş şu sıralar. Hiçbir hakaret, hiçbir saygısızlık falan da içermiyor… Ama bölge Hıristiyanları ‘aydını’ ile ‘dindarı’ ile birlik olmuş kıyamet koparıyorlar. Ortadoğulu Hıristiyanlar Birliği ile Mısırlı kiptiler ‘Sen bu filmi çekemesin” diyorlar “Çünkü İsa’nın çarmıha gerilmediği film akidemize saldırı amacı taşır” Muhammet Aziziye, “elbette bir çarmıh sahnesi olacak” diyor ama Hıristiyanları ikna edemiyor. Onlar “illa da Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğini izleyici anlamalı. Sen bunu muğlâk bırakamazsın. Kuran’ın, ‘İsa asılmadı, onu astıklarını sandılar ama onlar da emin değiller. Aksine Allah Onu göğe çekti’ demesi bizi ilgilendirmiyor” diyorlar…
Mısır, filmi göstermeyeceğini açıkladı bile. Bahane de hazır. Mısır’da dini hususlar içeren filmlerin gösterime girip girmeyeceğine karar veren İslami Araştırmalar Birliği Genel Sekreterliği’nin ‘senaryosunda peygamberlerin geçtiği filmlere izin vermeme’ yetkisi var. Onu kullanacağını deklare etmiş…. Aziziye de filmi çekmekte kararlı ama nerede nasıl çekeceği, filmi tamamlayıp tamamlayamayacağı meçhul.
Ortadoğulu Hıristiyanlar Birliği Mısır ve Ürdün’e baskı yapmakla kalmamış, filmin bir kısım sahnelerinin çekileceği Suriye’nin devlet Başkanına da ulaşmışlar. Beşar Esad’a yazdıkları mektupta filmin Suriye topraklarında çekimine izin verilmemesini istemişler…
Sizce dertleri ne bu Hıristiyanların? Çünkü Muhammed Aziziye’nin senaryosu Hz. İsa’ya hakaret içermiyor. Avrupalıların Hz. Muhammed (asv)’e yaptıkları gibi kötüleme veya ırz namus ve haysiyetine dil uzatma gibi bir kasıt taşımıyor.
Sadece çarmıha geriliş sahnesinde, izleyicide bir ‘istifham” yaratacak bur durum söz konusu.. Evet gerçekten biri asılıyor ama bu asılanan gerçekten Hz. İsa olup olmadığı muğlak kalıyor. Hepsi bu! Ama kopardıkları kıyamete bakılırsa zannedersiniz ki, Muhammed Aziziye, tanrılarının yetkisini elinden alıyor.
Biliyorsunuz, şurada burada, özellikle de Batı’da İslam’a, ve Özellikle Hz. Peygambere yönelik, son derece adice, ahlaksızca ve insafsızca yakıştırmalar ve saldırılar olur. Ya sesimiz çıkmaz, ya da cahil cühela takımımız çıkıp ortalığı kırar döker. Yani maalesef hakkımızı savunmayı bile bilmiyoruz Müslümanlar olarak. Daha doğrusu, mukaddeslerimiz o kadar sahipsiz kalmış ki, ağlayanımız yok. Aydınımız kültür ve tarihimizi, ulemamız dinimizi çekiştirip duruyorlar…
İslam yurtları başsız! Ümmetin şirazesi dağılmış. Her kavim kendi ölüsüne ağlar durma gelmiş. Bir baş yok. Hilafet güya TBMM’nin manası altında ‘mündemiç’tir ama Türkiye devleti, İslam’a sahip çıkma fikrinden vebadan kaçar gibi uzak duruyor! Oysa Hz. Peygamber, İslam’ı bir binaya benzetmiş Müslümanları da onun tuğlaları gibi vasfetmiş. Her biri diğerini güçlendiren tuğlalar. Şimdi tarumar olmuşuz. Her bir halk, yine kendisinden olan zalimlerin zünnar ipiyle bağlanmış. Diğerine ileni uzatamıyor. Yarsına merhem, derdine çare olamıyor.
Bu nasıl bir ilahi kahırdır ki, bir tek İslam yurdunda adil bir idare yok. Hiç birinin halkına ve insanlara saygısı yok. Girin Afganistan’dan ta Mağribe kadar, halkının gönül hoşluğu içinde yaşadığı bir yurt bulamazsınız. İslam beldeleri, mazlumların sığınabileceği yerler olmaktan çıkmış, zalimlerin cirit attığı eşkıyalık yurdu olmuş…Bizim zalimlerimizin yetmediği yerlerde ise İlahi kader, ta uzak diyarlardan ısmarlama zalimler getirip başımıza musallat etmiş… İşte Irak, İşte Afganistan, İşte Filistin..
Biz oturup İsrail’e kahır Amerika’ya beddua okuyoruz. Hiç birimiz şu hadiselerin altındaki ilahi maksadı düşünmüyoruz… Neden kader bizi bu zalimler eliyle cezalandırıyor diye merak etmiyoruz. İşte şu film etrafında kopartılan kavgayı öğrenince neden Cenab-ı Hakk’ın Hıristiyan ümmetine nusret ve hayat verdiğini bir kere daha anladım…
Ve tabii Ali İmran suresi’nin 55. ayetini de… Ne diyordu ayette: "Ey İsa, doğrusu seni Ben vefat ettireceğim ve seni Kendime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim”
Ayetin manası açık.. ‘Ey İsa, sana uyanları inkâra sapanların üzerine geçireceğim’ diyor. ‘İnkara sapanlar’ tabirine dikkat edin. Hz. İsa’nın salikleri bizim üstümüzde hükümran olmuşlarsa, inkâra sapanlar da biz oluyoruz demektir. Biz iyiyiz, Müslümanız demek, bizi kurtarmıyor. Adınızın Müslüman olması yetmiyor, vasıflarınızın ve sıfatlarınızın ‘kâfir’ olması halinde!
Bugün kendi topraklarında zulme uğrayan herkes Batıya veya Amerika’ya sığınıyor. Neden? Çünkü yine varsa, hâlâ insanlık oralarda var. Bizde değil.
Bizde, Taliban zulmü var, molla baskısı var, Vehhabi şeraiti var, Baas rejimleri var, Kemalist despotizm var ve müstemleke laikçiliği var ve bol miktarda gözyaşı var, ihtilaf var kahır var. Ve tabii cehalet, fukaralık ve tefrika var.… Neden mi? İşte bir hadis (mealen):
Peygamber efendimiz şöyle buyurur:
-“Bir gün gelir, diğer milletler benim ümmetimin üstüne, sineklerin leşlere üşüştüğü gibi üşüşürler…” yanında oturan sahabe sorar:
-Neden ya Rasulallah. Senin ümmetin o gün çok mu az olacak? Cevap verir:
-Hayır!
-Peki nasıl olur ya Rasulallah. (Yani ümmetin bu kadar çokken nasıl bu zilleti kabul edebilirler?). Gül yüzlü gül peygamber cevap verer:
- Onların yüreklerini vehen kaplamış olacak!
-Vehen nedir ey Allahın elçisi?
Vehen yüreklere çöreklenmiş hayat ve dünya hırsıdır. (O, onlardan izzeti yok etmiştir…)
Bir anekdot daha aktararak yazıma son vereyim: İzak Şamir’e derler ki, “Kur’an’ın İsra Suresi’nde İsrailoğullarının uğrayacağı feci akibet haber veriliyor. Biliyor musun?”
Şamir “evet” der ve ekler:
-Ama ne siz o Müslümanlarısınız, ne de henüz biz o Yahudileriz!
Ne güzel cevap! Şu anekdot, uydurma bile olsa halimizi ne güzel anlatıyor değil mi? Biz o Müslümanlar değiliz! Yoksa her yerde acı çeken biz mi olurduk!
/M. Ali BULUT
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=142699
|
Tarih: 16:21, 8/5/2008 Kategori: Din |
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Türk Bayrağı Nerenize Batıyor?
 
Hürriyet yazarı Hadi Uluengin, Türk okullarını yazdı. Bu okulların hangi misyonu üstlendiği açıklık getiren Uluengin, bu okulları tehlike olarak gören kesimi fena iğneledi.
DEV Atatürk panosu, "New York Times"de yayınlanan ve okul salonunu gösteren koca fotoğrafın odak noktasını oluşturuyordu. Girişte ise Türk bayrağı dalgalanıyordu.
Her iki enstantane de İstanbul’da çekilmiş. Fethullah Gülen Camiası’na yakınlığıyla tanınan ve Pakistan’da "Pak-Türk" ismi altında faaliyet gösteren liselerle ilgili habere eşlik ediyor.
Haberden okuyoruz ki, Pak-Türk okullarında eğitim İngilizce, yan dil Türkçeymiş. Ebevnler de "dinci aşırılığa engel modern ders" veriliyor diye çocuklarını buraya göndermeye can atıyormuş.
İmdii, "ulusalcı - laikçi" kesime şu soruyu sormak boynumun borcudur:
* * *
NİJERYA’dan Vietnam’a; Rusya’dan Arjantin’e; Çin’den Maçin’de, yedi kıtadaki yetmiş milletten çocuğun Türkçe öğreniyor olması ve Türk "rahle-i tedrisinden" geçmesi, sizin "milliyetçiliğinizi", sizin "ulusalcılığınızı", sizin "vatanperverliğinizi" kesmiyor mu?
Yoksa, yine işkembe-i kübradan atarak ve yine binbir komplo teorisi uydurarak, "takıyye yapıyorlar canım, aslında İslam devleti hedefliyorlar " diye mi buyuracaksınız?
Hadi öyle olduğunu varsayalım ama, o takıyye kim için ve niçin yapılacak ki?
* * *
BU nasıl bir takıyyedir ki, örneğin Endonezyalı öğrencilerin karşına Türkiye’deki seküler eğitim çıkarılıyor.
Demek size göre, buna rağmen o öğrenciler diplomayı alınca "İslamcı" kesilecektir?
Peki de, kaç "ortalama çocuk" mütedeyyin ama laik bir eğitim sonrası "dinci" olur?
Yoksa aksine, dünkü yazımda "Hristiyan Biraderler" tárikatının Sen Jozef Lisesi misálinde anlattığım gibi, aynı "ortalama çocuk" oradan, dine saygılı ama sapına kadar laik; üstelik bilhassa da, Türk kültürünün hamuruyla yoğrulduğu için "Türkofil" mi çıkar?
Katoliklerde Cizvit kolejleri, Protestanlarda misyoner mektepleri, Musevilerde de "Alliance İsraelite" okulları, Gülen Camiası’nın oluşturduğu kurumların aynısı değil midir?
Tüm bunlar, milli bayrağını çektikleri ülkeleri "cázibe merkezi" kılmamışlar mıdır?
Aynı dev gelişme de Türkiye için sonsuz geniş ve sonsuz stratejik ufuklar açmaz mı?
O halde, ey "ulusalcı - laikçi" zevát, vehimle kandırmayın ve de artık gerçeği görün!
* * *
FAKAT, söz konusu gerçeği görmek, yani Gülen Camiası’nı belirleyen "misyon ruhu"nu kavrayabilmek için, genel olarak "Nûr felsefesini" biraz incelemiş olmak gerekir.
Yani, Said-i Nûrsi’ye "yobaz" damgası vurmak ve "sosyolojisini araştıralım" dediği için de Şerif Mardin Usta’yı aforozlamak, ancak Şark’ta muteber bir "laikçi" gaflettir.
Zira Nûrsi, Muhammed İkbál’le birlikte 20. asır İslamının en önemli mütefekkiridir.
Ve, risále ezberlemekten söz etmiyorum ama, örneğin "Tarihçe-i Hayat"ı karıştırmak zahmetine katlanan ve önyargısız sentez yapan her insan, Bediüzzaman’ın, Müslüman Dünya’daki krizi aşmak amacıyla, ûlviyeti korunan ama moderniteye açılan bir yol çizdiğini saptar.
Üstelik "ûhrevi"yle "dünyevi"yi bilhassa ayrıştırdığı içindir ki de, Said-i Nûrsi son tahlilde laik; daha doğrusu, Anglo-Sakson sekülarizmine yakın bir yerlerde durur.
Artı, konu için çok önemli, Nûrsi aynı zamanda, "hayr" farzını ilke alan ve Kalvinci Protestanlıkla benzeşen bir "rabıtalı hayat - fedakár misyon" etiğinin tercümanıdır.
* * *
İŞTE, Gülen Camiası okullarındaki zil de bu ruhun ve bu etiğin titreşiminde çalıyor.
"Nûr"unu ise, Türkiye’nin genel zenginleşmesine koşut olarak gelişen ve mütedeyyin, yurtsever ve muhafazakár insanlardan oluşan; fakat aynı zamanda da sekülarist, modernist ve üniversalist kimlik taşıyan yeni taşra burjuvazisinin, ûlvi nitelikli "hayr" refleksinden alıyor.
Ve söz konusu okullar insanlık için ha-yır-lı; ulusumuz için ise ç-o-k h-a-y-ı-r-l-ı’dır!
/Hâdi ULUENGİN
Hürriyet
http://www.nytimes.com/2008/05/04/world/asia/04islam.html?_r=2&pagewanted=1&sq=fethullah%20gulen&st=nyt&scp=1&oref=slogin
http://www.turkokullari.net/index.php
|
Tarih: 13:32, 7/5/2008 Kategori: DisPolitika |
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
ABD Asya'da Kazdığı Kuyuya Düştü

ASYADA BÜYÜK SATRANÇ OYUNU: AMERİKA VE IRAN
Satranç antik çağlarda Iran, Arabistan ve Hindistan’da doğmuş bir oyun türü olarak bilinir. Hatta isminin bile anlamı “ 4 taburlu ordu” manasına gelir. Aslında, tam anlamı ile bir savaş oyunudur. Satranç, savaş, strateji, taktik ve tüm savaş alanının tümünü düşünerek ve bütün verileri göz önüne alarak hamle yapmak ve kazanmak sanatıdır.
Bu ülkelerden çıkan satranç Bizans ve Avrupa’ya ulaşmış, Mısır ve Kuzey Afrika’yı dolaşmış ve Müslümanların orduları ile ta İspanya’ya varmış ve sonra da bir dünya oyunu haline gelmiş çok değerli bir oyundur.
Eski çağlarda devlet adamlarının, komutanların, siyasetçilerin, aydın kesimin bilmesi gereken bir eğitim olarak görülmüş ve kullanılmıştır. Adeta günümüzün, “conflict control ve resolution” yani modern deyimle, “çatışma kontrol ve yönlendirilmesi stratejisi” eğitiminin öncü tatbikatı olarak da düşünülebilir. Satranç, üst seviyeli düşünme, zeka, taktik ve doğru karara dayanan bir savaş ve kazanma oyunudur.
ABD’nin istek ve söylemleri:
Bugün ABD bütün dikkatini İran’ın izolasyonuna vermiş durumdadır. Uzun bir süre İran’ın nükleer bir tehdit olarak bütün dünyayı, ama daha çok Orta Doğu’yu ve özellikle de İsrail’i tehdit ettiğini savunmuştur. Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu, tüm nükleer çalışmalar yapan ülkeleri kontrol ettikleri gibi, tesislerini onlara her zaman açan ve üyeleri olan İran’ı da denetlemiş ve İran’ın şu aşamada sadece enerji ihtiyacını karşılamak üzere çalışmalar yaptığını ve bomba üretimi teknolojisinden uzak olduğunu bildirmiştir. Yani Iran hakkında “temiz rapor” vermiştir. Hem de bir defa değil, son yıllarda istek üzerine yapılan kontrollerle bir çok defa bunu vermiştir.
İlk defa dünya ve özellikle Avrupa devletlerini Irana karşı cephe almaya zorlayan ABD, bu raporlara rağmen ısrarından vazgeçmemiş ve bu sefer de iranı’ın, Irak’taki çatışmalara müdahale ettiğini, başta Şii guruplara, daha sonra da bütün direniş guruplarına yardım ettiğini ileri sürerek, bu devletin derhal durdurulmasının ve nükleer çalışmalarının da bir şekilde yok edilmesi gerektiğinde ısrarcı olmuştur.
İsrail de, Iran konusunda gerekirse harekete geçeceklerini bildirmiştir. Irak tesislerini vurdukları gibi, burada da ABD yardımı ile gerekeni yapacaklarını söylemişlerdir.
Iran konusu, Amerikan seçimlerine de malzeme olmuş, gerek Cumhuriyetçi McCain ve gerekse Demokratların her iki adayı Barak Obama ve Hilary Clinton, bu konuda daha kararlı ve korkutucu konuşmalar yapabilmek için adeta birbirleri ile yarışmışlardır. Bu arada, Hilary Clinton, “şayet Iran İsrail’e saldırırsa, Iranı “yok” ederiz” diyerek hepsinden öne geçmiştir.
İşin en enteresan yönü de ABD ile taraf tutan Avrupa ülkelerinin sanayi ürünleri veya yarı işlenmiş malzemeleri olmasa, İran’ın şu andaki düşük kapasiteye bile ulaşmasının imkânsız olmasıdır. Sonuçta bu bir teknoloji birikimi olup, bu konuda deneyimli AB ülkelerinin yardımı ve malları ile gelişim sağlanmaktadır. İran’ın tehlikeli bir şey yapmayıp, sadece enerji ürettiğine inanan bu Avrupa devletleri, İran’la işbirliğine devam etmektedirler. Yani, AB ülkeleri de oyunu enteresan bir çifte strateji içinde yürütmekte ve bur arada da İran’a mal satabilmek için birbirleri ile yarışmaktadırlar.
ABD’nin Asya girişimleri:
ABD, Asya’daki gelişimlerden oldukça rahatsızdır: Afganistan’da 6 yıldır istediği sonucu alamadığı gibi, bugün kendi adamları olarak bilinen Cumhurbaşkanı Karzai’ye bir suikast düzenlenmiş olup, hayatını zor kurtarmıştır.
Pakistan ve Hindistan’ın, İran ile geniş bir petrol-doğalgaz ilişkisine girmesini istemeyen ABD, bunu defalarca her iki ülkeye de bildirmiş olup, onların enerji ihtiyaçları için başka yollar bulmalarını istemiştir. Her ikisinden de aldığı cevap olumsuzdur. Yani hem Pakistan ve hem de Hindistan İran’la işbirliğine devam edeceklerini bildirmiş ve gerekli diplomatik faaliyetlere yoğunluk vermişlerdir.
ABD’yi mutsuz eden diğer bir durum Asya ve dünya da Çin’in ekonomik ve dolayısı ile siyasi gücünün artmasıdır. Çin sadece bununla da kalmayıp, teknik yardım projeleri ile teknik gücünü ve kabiliyetini ispat etmiştir. Bu gün Iran ve Pakistan arasında yapılmakta olan Guadar serbest ticaret bölgesi ki, petrolün geleceği liman da burasıdır, Çinliler tarafından inşaa edilmektedir. Çin’i bu bölgeden uzak tutmaya çalışan ABD, ne yazık ki bunda başarılı olamamıştır.
Pakistan hudut eyaletlerini pilotsuz uçaklarla bombalaması, eski müttefiki olan Pakistan’a haddinden fazla baskı yapmaya kalkması, adeta Pakistan-Çin ve Pakistan-İran işbirliğini hızlandırmış bulunmaktadır.
Hindistan’ı da Iran konusunda uyarı yapmaya kalkan ABD, burada da büyük bir sürprizle karşılaşmış ve “bağımsız bir devlet isek, bize kiminle iş yapacağımızı söylemeye veya dikte etmeye kalkışmayınız” kabilinden bir cevap almıştır.
Kısacası, İran’ı yalnız bırakayım derken, ABD kendisi gittikçe yalnızlığa doğru itilmiş bulunmaktadır.
Olayları kontrol edeyim derken, olaylar tümü ile kontrolden çıkmaya başlamıştır.
Yani siyasi ve askeri alanda adeta tam bir satranç oyunu cereyan etmektedir ve hamleler gittikçe sertleşmektedir. Asya’dan gelen cevap, beklenmedik manevraların ustaca uygulanması şeklindedir.
İran, hem Pakistan ve Hindistan’la işbirliği ve ekonomik çalışmaları garantiye almıştır; Hem de ABD’ye NATO genişleme projesinde karşı çıkan Rusya ile bir anlaşma yapmayı becermiştir.
İran, Avrupa devletleri ile de el altından her türlü alışverişi yürütmekte olup, nükleer çalışmalarını da sürdürmektedir.
Afganistan’da ABD safına katılmak isteyenlerin sayısı büyük ölçüde azalmış olup, İngiltere ve Fransa dışında ilave asker göndermeye pek gönüllü çıkmamıştır.
ABD, Türkmen gazını ve petrolünü Afganistan üstünden Pakistan ve Hindistan yolu ile Hint okyanusuna indirmek istemekte olup, bu konuda ikna turlarına çıkmıştır. Ama buna karşın, her iki ülke de bu Amerikan projesini, hem daha pahalı, hem de daha tehlikeli bulmakta olup, İran’la çalışmayı tercih etmektedirler.
ABD, Irak’ta belli bir başarıyı da gerçekleştirememiştir. Durum böyle iken, ve Dünya kamuoyu her geçen gün İran düşmanlığından uzaklaşırken, ABD’nin, İran’a saldırma planlarını konuşması veya İran’ı nasıl ve ne şekilde vuracağını, bu konuda kimlerin kendisine yardımcı olacağını, medyada ilan etmesinin de kime ve neye yararı olacağını anlamak hayli zordur.
Asya’da oynan tam bir Satranç oyunudur ve şu anda Şahın kim olduğu ve kimin tarafından Mat edileceği büyük bir merak konusudur.
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=317281
|
Tarih: 15:32, 5/5/2008 Kategori: ortadogu |
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
3 Mayıs Türkçülük Bayramı

Türkiye'de Türkçülük Suçundan Yargılanmak!
Turancılık Davası'nın gerekçelerinden biri olarak gösterilen Hüseyin Nihal Atsız - Sabahattin Ali davasının 3 Mayıs 1944 tarihli duruşmasından sonra yaşanan "Ankara Nümayışı"'nı anmak amacıyla, ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde Tophane Askerî hapishanesinde Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkum tarafından kutlanmıştır. Daha sonraki senelerde de devam eden toplantılar Türkçülük Günü - Bayramı adını almıştır.
Irkçılık-Turancılık Davası, 7 Eylül 1944'te başlayan ve 29 Mart 1945'e kadar süren, Türk siyasetinde önde gelen 23 ismin Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla yargılandığı sürecin adıdır. Toplam 65 oturum süren dava, Türk siyasi tarihi içerisinde büyük önem arz etmiştir. Yargılama sonucunda Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş, Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal çeşitli cezalara çarptırıldılar.
Bayramlar sevindirici olayları anmak amacıyla kutlanır. Oysa bundan 62 yıl önce bir 3 Mayıs günü Ankara’da milliyetçi gençlik, hükûmetin II. Dünya Savaşı’nın doğulu gâlibine yaranma politikasına kurban edilmiş, kolluk kuvvetleri tarafından cebren dağıtılmış; bu olayların ardı sıra geniş çaplı bir tutuklama harekâtı gerçekleştirilmişti. Bu dönem, aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin milliyet fikrine en uç noktada bağlı olduğu bir dönemdir. II. Dünya Savaşı’nın başında, yâni Alman ırkçılığının Avrupa’da güçlü olduğu sıralarda Ankara hükûmeti Almanlarla bu fikir temelinde gizli pazarlığa bile oturmaya çalışır. Pazarlığın konusu da Kafkasya ve Türkistan Türkleridir. Bu tür pazarlık arayışlarını o dönemin Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop ile Almanya'nın Ankara Büyük Elçisi Franz Von Papen ve diğer siyâsîler arasındaki yazışmalar ve gizli belgelerde açıkça görmek mümkündür. Alman Dışişleri Bakan Yardımcısı Hending, Alman diplomatları Vahraman ve Ermandatof’a gönderdiği bir yazıda “Türk Genelkurmay Başkanı’nın, Türk-Alman ilişkilerinin Turancılık fikrine dayanabileceği”ni söylediğini belirtmiştir. Ayrıca Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun 5 Ağustos 1942 târihinde meclis kürsüsünde okuduğu ve alkışlarla karşılanan kabine programının sonunda “Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakâl bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız” demesiyle resmî bir ağızda Türkçülük kabûl görmüştür; fakat Almanya ve Rusya arasındaki harbin seyri Alman ırkçılığı aleyhinde değişince, hükûmetin Türkçülüğü kısa vâdeli politik bir argüman olarak ele aldığı, yaşanan acı olaylarla berâber anlaşılmıştır. Bu sözlerden güç alarak yaklaşık iki yıl sonra Türkçü bir düşünürün devlet içindeki önemli bozuklukları işaret eden iki yazısının ardı sıra çıkan gürültünün sebebini işte bu yüzden savaşın değişen koşullarında aramak gerekiyor.
Peki Türkçülerin, ilk bakışta Türkçülüğün kara günü olarak nitelendirmeleri gereken bu târihi bayrak yapmaları, bayram îlân etmelerinin arkasında ne tür bir hikmet yatmaktadır? Öncelikle bu tanımlamanın değeri, 3 Mayıs 1944 târihinde Türkçülük düşüncesinin ilk somut siyâsî çıkışını yapmasından gelir. Türkçülük şüphesiz günlük siyâsetin üstündedir ve bir siyâsî hareket de değildir; ama teslim etmek gerekir ki Türkçülüğün bir siyâseti de vardır. Siyâset, Yusuf Has Hâcib’in dilinde devlet idâresinde “mutluluk veren bilgi” olduğuna ve bugün bilimsel bir kürsü kabûl edildiğine göre, ilk adlandırıldığı günlerde Ziya Gökalp’ın revnaklı kaleminde bilimsel bir disiplin içinde açıklanan Türkçülüğün siyâseti – hem de milleti bay kılma yolu olarak - reddetmesi düşünülemez. İşte 3 Mayıs bu anlamda bir siyâsî çıkıştır. Çünkü Türk milliyetçiliği bir salon veya dergi faaliyeti olmanın ötesine bu gün geçmiş; devrin hükûmetini korkutan gençlik kitlesiyle, bir “taraf” olduğunu bu gün göstermiştir. Atsız da o güne ilişkin bir değerlendirmesinde bunu belirt ir: “3 Mayıs Türkçülüğün tarihinde bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar yalnız duygu ve düşünce olan, edebî ve ilmî sınırları pek aşmıyan Türkçülük, 1944 yılının 3 Mayısı’nda birdenbire hareket oluverdi...Önümüzdeki yüzyılın tarafsız târihçileri 3 Mayıs’ın bir dönüm noktası olduğunu elbette teslim edeceklerdir.”
Bu günün Cumhuriyet târihi açısından taşıdığı önemse, yine ilk defâ bir düşünce savunucularının, tepkilerini, sokaklara dökülerek göstermiş olmalarından kaynaklanır. Yine Atsız’a göre bu, “millî şuurun ayaklanmasıdır.” Bu olaylardan 2 ay önce, 1 Mart 1944 târihli Orhun Dergisi’nde Atsız tarafından kaleme alınan ve yine bir hükûmet başkanına yazılmış ilk açık mektup olma özelliğini taşıyan “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup” ile aynı derginin 1 Nisan 1944 târihli 16. sayısında yayınlanan “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye İkinci Açık Mektup”un ardı sıra kopan bu fırtına, her ne kadar Türk milletinin, sâhip oldukları millet fikri sebebiyle seçkin olan pek çok çocuğunu çileli günlere ve tabutluk işkencelerine sürüklese de Türkçülüğe bahsettiğimiz anlamda güç vermiştir. Türk milliyetçilerinin, benlik duygusuyla kendi uğradıkları yıkımı değil de Türk Ülküsü’nün kazandığı gücü öne alarak 3 Mayıs’ı “bayram” îlân etmelerindeki yüksek ahlâk, 62 yıl sonra bizim için hâlâ bir onurlanma sebebidir ve Türk milleti vâr oldukça bu onuru taşıyan Türk çocukları da vâr olmaya devâm edeceklerdir.
Atsız, bu çıkışını yaparken, seslendiği makâmın Türkçülüğünden kuşku duymuyordu. Nitekim mektubun başındaki “Sayın Başvekil, Hem Türkçü, hem de başvekil olduğunuz için size bu açık mektubu yazıyorum. Yalnız başvekil olsaydınız bunları yazmak emeğine katlanmazdım. Çünkü Türkçü olmayan bir başvekile hitap etmenin ne kadar boş olduğunu bilirim. Yalnız bir Türkçü olsaydınız yine yazmaya lüzum görmezdim. Çünkü, faydasız kalacak olduktan sonra,sizden daha eski Türkçülerle yurdun dertlerini her zaman konuşabilirim. Fakat Türkçü olarak idare mekanizmasının başında olduğunuz için sizinle konuşmaktan faydalar doğabileceğine inanıyor, onun için size hitap ediyorum.” İfâdelerinden bu durum açıkça anlaşılmaktadır. Bir sonraki paragrafta da, Şükrü Saraçoğlu’nun yukarıda zikrettiğimiz konuşması kastedilerek “Türk milliyetçiliği resmî bir ağızdan bu kadar kesin sözlerle hiçbir zaman açığa vurulmamıştı.” diyen Atsız, ilk mektupta solcuların küstahlaştığına dâir çeşitli olayları naklettikten sonra gerekli önlemler alınmazsa “eski bir tarihî efsaneyi tanzir ederek diyebilirim ki 700 yıl önce Anadolu'ya gelen 400 arslana karşılık, bugün 400 koyun hâlinde çadırlarımızı yeniden dererek arslanların geldiği yolun tam dikine doğru yola koyulmamız gerekecektir.” cümlesiyle noktayı koyar. İkinci mektubunda Atsız hâlâ içtenlikle Türkçü bir başvekile seslendiğini zannetmektedir: “Orhun'un resmî makamlar tarafından tamamen normal karşılanması da Türkiye'de yazı hürriyeti olduğunu göstermek, hükûmetin samimî Türkçülüğünü belirtmek bakımından çok iyi oldu. Çünkü her bakımdan su katılmamış Türk olan Orhun, bir Türk ülkesinde, bir Türk hükûmeti tarafından kapatılamazdı. Türklüğün davasını haykıran, Türklük düşmanları üzerine resmî bakışları çekmek isteyen Orhun gibi bir dergi ancak Türk düşmanlarının hâkim olduğu bir ülkede, meselâ çarların veya haleflerinin ülkesinde kapatılabilirdi.” Çarların değil; fakat “millî” şefin ülkesinde de Orhun gibi bir derginin kapatılabileceği, fazla geçmeden anlaşılacaktı.
Atsız, 3 Mayıs’a giden olaylara yol veren bu ikinci açık mektubunda Millî Eğitim kadrolarındaki bazı kişilerin isimlerini vererek onların komünist uğraşlarına dikkat çekmiş ve bunun sorumlusu olarak gördüğü Millî Eğitim bakanı Hasan Âli Yücel’i istifâya dâvet etmiştir. Bu cüretkâr yazının ardından, eleştirilmeyi hazmedemeyen baskıcı hükûmet mekanizması Türkçüler aleyhine işlemeye başlamış, Orhun kapatılarak yazıda adı geçenlerden ve Atsız’ın vatan hâinliğiyle suçladığı romancı Sabahattin Ali kendisi aleyhinde dâvâ açmaya kışkırtılmıştır. İşte bu hakâreti konu alan mahkemenin 3 Mayıs’ta gerçekleşen ikinci oturumunda başkentte, milliyetçi öğrencilerin Atsız lehinde nümâyişi patlak vermiştir. Bu olaylardan 16 gün sonra devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından kendisi adına bir utanç yaftası olarak hatırlayacağımız ünlü 19 Mayıs nutku îrâd edilmiş, burada Türkçülük “yurtdışında sergüzeşt aramak”, Türkçüler de “vatan hâini fesatlar” tavsifiyle “hüküm” giymişlerdir: "Turancılar, Türk milletini bütün komşuları ile onarılmaz bir surette derhal düşman yapmak için bire bir tılsım bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine, Türk milletinin mukadderatını teslim etmemek için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar genç çocukları ve saf vatandaşları aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır. Şimdi vatandaşlarımdan iki suale zihinlerinde cevap bulmalarını isteyeceğim: Irkçılar ve Turancılar gizli tertiplerle teşkillere başvurmuşlardır. Niçin? Kandaşları arasına gizli fesat tertipleri ile fikirleri memlekette yürür mü? Hele doğudan batıdan ülkeler, gizli Turan cemiyeti ile zapt olunur mu? Bunlar o şeylerdir ki devletin kanunları ve esas teşkilâtı ayak altına alındıktan sonra başlanabilir. Şu halde yaldızlı fikirler perdesi altında doğrudan doğruya Cumhuriyet’in, Büyük Millet Meclisi’nin mevcudiyetinin aleyhinde teşebbüsler karşısındayız."
Cumhurbaşkanı’nın söylevi, sorumlu makamlara verilen bir emir gibiydi. Gerçekten de bu konuşmadan 3 ay 19 gün sonra, 7 Eylül 1944’te 23 Türk milliyetçisi “nizam düşmanlığı”, “gizli cemiyet kurmak”, “hükûmeti devirmeye çalışmak” gibi mesnetsiz suçlamalarla tutuklanmış ve İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesinde 29 Mart 1945’e kadar 65 oturum hâlinde sürecek olan meşhur “Irkçılık – Turancılık” dâvâsı başlamıştır. İşte sonuçta tüm sanıkların beraat ederek aklanacağı; fakat bu süre zarfında 1500 mumluk lâmbalar altında aydınlık zihinlerinin yakılmaya çalışıldığı çileli bir döneme girilmiştir. 3 Mayıs, böylesi karanlık ve menfur muamelelerle karşı karşıya kalsalar da Türk milliyetçileri için bir bayram günüdür. O günün baş mimârı Nihâl Atsız kendi ifâdesiyle “Türkçülerin ızdırabı ile yuğurulmuş” bu güne bayram demese de mâtem demenin de kâbil olmadığını belirtmiş; aslında bayramdan da öte bir önem atfederek 3 Mayıs 1944’ü “Türk tarihinin gidişi üzerinde son derece tesirli” saymıştır.
3 Mayıs’ta gerçekleşen olayların ardından açılan Irkçılık-Turancılık dâvâsında Atsız’ın, savunmasında; “Türkçüyüm. Türkçülük milliyetçiliktir. Irkçılık ve Turancılık da bunun şümûlüne dahildir. Memleket ya bu iki temel üzerinde yükselecek veya yıkılacaktır. Irkçılık ve Turancılık Anayasaya aykırı değildir. Ceza kanununda sarahatle suç olduğu yazılmayan bir hareketten dolayı kimse suçlandırılamaz. Devlet de icraatıyla açıkça ırkçı, Hatay’ı ilhak etmekle de Turancıdır.” Dedikten sonra son sözleri: “Siz de, eğer bir parça olsun benim gibi düşünmüyorsanız, iyi veyâ kötü daima doğruyu söylediğime kâni değilseniz istediğiniz şekilde karar verin. Siz hâkimler de insan olduğunuz için belki insanlık icabı zuhûllerde bulunabilirsiniz. Fakat yanılmaz hakim olan zaman, yani tarih, hepimiz hakkında en âdil karârı verecek, Irkçı ve Turancı olduğum için mahkûm olursam bu mahkûmluk hayatımın en büyük şerefini teşkil edecektir.” olmuştur. Bir fikir sâhibi ve târihçi kimliğiyle Türk Milleti’nin geleceğine dâir sağlam tespitlerde bulunan büyük Türkçü’nün mahkemeye sunduğu son sözler onun haklılığını ortaya koymuş; dayanaksız suçlamalarla onları vatan hâini ilân edenler, yargılayanlar, sorgulayanlar unutulmaya terk edilirken kendileri millî şuur sâhibi kitlelerin hâfızalarında tüm dirilikleriyle kutlu kavganın kutlu isimleri olarak kalmışlardır.
Aynı dâvâda Orhan Şâik Gökyay’ın savunmasında geçen sözler de haklılıklarından miskâl zerresi kadar şüphe duymayan insanların sağlam duruşunu göstermesi açısından önemlidir: “Ben; vatanın dört bir bucağında, on yedi yıldır alnının akıyla Türk milletinin hizmetinde şerefli bir öğretmen olarak çalışan ben; on yedi yıldır ne kendi şerefine, ne vatanın ve milletin şerefine kendi aczi dâhilinde leke sürdürmeyen ben; şerefi, haysiyeti, adı aylardır darağacında sallandırılan ben; yâni bugün artık her iki mânâda adı çıkmış ve çıkarılmış olan Orhan Şâik Gökyay karşınızda, yeryüzünde işlenebilecek olan suçların en zelîli, en iğrenci, en şerefsizi ile vasıflandırılmış olarak, vatan hâini ithâmı altında bulunuyorum. Bir madalya takar gibi, bir sadaka verir gibi vicdanınız ürpermeden bana yakıştırılan bu kirli ve çirkin emâneti daha lâyıkına verilmek üzere, verenlere iâde ediyorum”
Aradan 62 yıl geçtikten sonra târih, Türk Ülküsü’nü kalplerine kazıyan Türk nesillerinin Kızıl Elma’ya, Isık Göl’e, Tanrı Dağı’na ümit odunun düştüğü gözlerle, daha da çoğalarak bakmasıyla göstermiştir ki 3 Mayıs’ın yaralı vicdânı, ülkü alazında “bayram” olmayı hak edecek kadar yanmış, arınmıştır. Bu târihin hatırlattığı sıkıntılar ise Nejdet Sançar’ın savunmasındaki son sözlerle milliyetçi diğergâmlığın içinde eriyip gitmiştir: “Türk Irkı sağolsun!”
Orkun Dergisi, Sayı 99
|
Tarih: 02:11, 3/5/2008 Kategori: TurkMilleti |
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Taksim konusunda Başbakan'ı kim aldattı?

Polisi Davul tokmağıyla dövdüler!
M.Ali BULUT
02 Mayıs 2008
1 Mayıs’ı yine yüzümüze gözümüze bulaştırdık. Yine dünya ajanslarının birinci haberi olduk, insanlık dışı görüntülerle ve fotoğraflarla…
Elbette polisi suçlamaya hakkımız yok. Polis kendisine verilmeyen bir yetkiyi kullanmadı ki. O da ‘devletin güvenliğini sağlamakla görevli bir işçi’ olarak Taksim’e gelmişti ve kendisinden isteneni yapmıştı. Tıpkı, oraya gelen yüzü maskeli, boynu poşulu ‘işçiler’ gibi…
Oysa hiç de böyle olmayabilirdi? Başbakan bütün gönülleri telif etmek ve işçileri de arkasına almak için muazzam bir fırsat yakalamıştı. Mutlak bir başarıdan böyle bir fiyasko çıkarmak, muhakkak ki ‘müdebbir bir aklın’ başarısıdır! Eğer gerçekten Ergenekon’un her taşın altından çıkabiliyorsa emin olabilirisiniz ki bu da, Ergenekon’un bir marifetidir ve Erdoğan’a siyasi geleceği açısından ciddi bir darbe indirmiştir!
Taksim meydanı Erdoğan’ın ‘kırmızı çizgisi’ değildi ki. Hiçbir zaman da olmadı. Taksim, ‘derincilerin’ ve ‘laikçilerin’ kırmızı çizgisidir!
-Yani ne olur orada işçiler de miting yapsalar?
-Hayır, olmaz!
-Niye olmaz?
-Birileri öyle istiyor!
-Birileri öyle istediği için Taksim’e cami de yaptıramamıştı sayın Erdoğan. Ne çabuk unuttu.
Başbakan eline geçen büyük fırsatı tepip kendisi de ‘kırmızı çizgicilerin’ safına geçti maalesef.. Oysa 1 Mayıs günü Taksim’e gidip işçilerle birlikte oraya bir çelek bıraksaydı emin olabilirsiniz ki bugün karşısına aldığı milyonları, arkasına almış olacaktı... Ama olmadı. Birileri Başbakan’ın aklına girdi ve onu, işçilerle karşı karşıya getirdi. Hem de herkesten çok işçiye, memura ve halkın desteğini ihtiyacı olduğu bir hengâmede!
* * *
Edindiğimiz bilgiye göre başbakan Türk-İş yöneticileriyle yaptığı görüşmede bayağı makul görünmüş ve hakikaten uzlaşmacı tavırlar sergilemiş.
Türk-İş yöneticileri, Başbakan’dan 1 Mayıs’ın tatil olmasını istemişler. Başbakan, bu talebi makul karşılamış. ‘Başka ne istiyorsunuz’ sorusu üzerine yöneticiler, ‘Bu yıl 1 Mayıs’a Taksim’de kutlamak istiyoruz’ demişler. Başbakan bu teklifi de düşüneceklerini söylemiş. Ama sonra, Bakanlar Kurulu toplantısından, nedense tamamen aksi bir tedbir ortaya çıkmış…
Eminim, ‘devletin istihbaratı(!)’nı değerlendirmişlerdir.
* * *
Bu olay bana, 1977 Haziran’ını hatırlattı. Türkiye’nin yine müthiş gerilimler yaşadığı, sağ - sol olaylarının ayyuka çıktığı bir seçim dönemdi. Ecevit, 3 Haziran’da Taksim’de miting düzenlemek istiyordu.. Birileri, Ecevit’e Taksim’de miting yaptırmak istemiyorlardı. Yine birileri, halkla bilek güreşine girmek niyetindeydi. (Zaten oldum olası, şu bizim derin devletimiz, hep halkıyla bilek güreşire tutuşur. Başka bir halt da edemez…)
Yaparım – yapamazsın kavgası öyle büyütüldü ki, iş artık çığırdan çıkmak üzeriydi. Demirel, Ecevit’i bu amacından vaz geçirmek için kendisine verilen ‘devlet istihbaratı’nı ifşa etti: -Ecevit’e suikast düzenlenecek, biz bu vebali üstlenemeyiz!
Bu açıklama bardağı taşırdı ve Ecevit, “ölüm pahasına da olsa, ben taksim’de miting yapacağım” dedi ve yaptı. Bir şey de olmadı. Ertesi gün Demirel, kendisini yanılttıkların kabul etti ve dedi ki ‘Ben Devletin verdiği istihbarata uydum!”
İşte o istihbarat da derin devletin bir operasyonu idi ki Ecevit’in yıldızını parlattı. Demirel ise iyot gibi açığa düştü…
3 Haziran 1977 Taksim mitingine 500 bine yakın insan katıldı. 5 Haziran’da yapılan seçimlerde ise Ecevit, oyların yüzde 42’yeyakın alarak 213 de milletvekili çıkardı… Operasyon başarılı olmuştu.
Demirel gibi, ‘derin devlet’ oyunlarını en iyi bilmesi gereken bir adam bile ‘derin fısıltılara” kulak verdiği için kaybetmişti. Şimdi anlıyorum ki Tayip Erdoğan’ı da aynı tongaya düşürmüşler! Tabi ne yapsın Başbakan! Devletin verdiği istihbarata güvenecek. Güvendi ve halkın karşısına yasakçı, zorba ve işçi düşmanı gömleğiyle çıkmış oldu.
Hâlbuki Erdoğan, bütün varlığını daima ‘halktan yana tavır almaya ve halk gibi davranmaya’ borçludur. Hep halkın, kurumsal güçler nezdindeki sözcüsü ve müdafii olduğu için sevildi, tutuldu.
O da gidip kurumsal güçlerin yanında yer aldı ve işçileri ayaklar altında ezdirdi. Gazetelerin manşete çektikleri şu fotoğraf, birçok siyasetçinin geleceğini bitirecek kadar etkili bir nutuk oldu!
Yazık! Ya başbakan artık halktan biri gibi bakıp sezmeyi unuttu veya biri onu fena halde faka bastırdı! Bana ikinci şık daha makul geliyor. Bunun tek telafisi var, işçilerden özür dilemek ve gerçekten kendisini aldatmışlarsa onları deşifre etmek. Yoksa ayaklar altında çiğnenen o resim kendi dönemini hatırlatan yegâne fotoğraf olarak tarihe geçer!
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=142632
|
Tarih: 15:43, 2/5/2008 Kategori: TurkMilleti |
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Ümmetin İmtihanı; Kadın, Para, Makam
Renan’ın anlattığına göre; Maria Magdalena evvela İsa’yı kabrinde bulamamış, hüngür hüngür ağlarken, cesedin nereye koyulduğuna dair kaygılara kapılmışken, -kadın kalbi dayanamayarak- bir mucizeye şahit olmuştur. Arkasında, evvela bir bahçıvan sandığı, bir kişiyi görmüştür, oysa bu İsa’dır. Onu sesinden tanımıştır. Ona dokunmak istemiş ancak o, daha sonra Hiristiyanlıkta önemli bir iman değeri ölçüsü olan “Noli me tangere!” yani Türkçesiyle “Bana dokunmayınız!” sözünü işitmiştir.
Eyvah! Tuzaktaki yine bizimki!
Hz. Peygamber’in hayatı ve hadisleri incelendiğinde, Müslümanların en çok hangi noktalarda ‘fire’ vereceklerini görmek mümkündür.
En başta kadın - erkek ilişkisi geliyor. İkincisi para ve üçüncüsü makam hırsı! Öncelikler kişiden kişiye değişebiliyor!
Ve maalesef siyasetle meşgul olan ‘Müslüman’, şehvetin bu üç vartasından yakasını kurtaramıyor…
Elbette genellemek yanlış! Hatta ‘çoğunlukla’ bile demeye hakkımız yoktur. Ama görüyorsunuz hassas ortamlarda tek bir ‘kötü örnek’ bile büyük iş yapıyor.
Belki de bu yüzden Hz. Musa, ‘Allah’ım bizi inanmayanlara fitne yapma” diye dua etmiştir. Yani bir müminin kötü bir hareketi yüzünden milyonlarca insan “işte bunların hepsi böyle’ diyerek inançlarına zarar vermesinler diye Allah’a yalvarmış Musa (as).
Biz de onun temennisine ‘Amin!” deyip geçelim.
Hepimiz nefis taşıdığımıza göre hiç birimiz için böyle hallere düşmeme garantisi yoktur. Çünkü Cenab-ı Hak ile baş edilmez ve şeytanla iddiaya girilmez.
Allah hiç kimseyi Üzmez’in düştüğü konuma düşürmesin! Temize çıksa bile lekesi kalır hafızalarda. O gider, Allah’a hesabını verir, biz onun halini dilimize dolayarak ancak kendi cehennemimizin ateşini körükleriz.
Kuran, her konuda iki şahidi yeterli bulduğu halde, neden zina isnadında dört şahid istemiş, bunu insan, böyle durumlarda çok daha iyi anlıyor.
* * *
Asıl endişem, Hüseyin Üzmez’in İslamiyet ile özdeşleştirilen kişiliği üzerinden İslam’a yöneltilecek eleştiriler ve bunların saf gönüllerde açacağı yaralar…
İmani hassasiyetleri gelişmiş ortalama insanımızın şu hadise karşısında takınacağı tavır; “Allah muhafaza etsin, Allah kimseyi şaşırtmasın!” şeklinde olur.
Yüzeysel bir bakışa sahip ortalama insan ise “Azgın sapık. Yaşından başından da utanmamış. Bunlarda Allah korkusu da yok” der geçer.
Eh, bunlar normal karşılanabilir. Ama benim duyduğum şu cümle sahibini de helak eder, duyup tepki vermeyeni de;
“O… çocukları! Bu dinci AKPlilerin hepsi ırz düşmanı… Hemen de kendilerini ‘Muhammet de genç kız aldı’ diye savunurlar. Yok ya, bunlar insan falan değil, sapık!
İşte bu cümle insanı yakar. İnsanda iman izan bırakmaz. Ben de Üzmez olayına böyle bir cümle ile muttali oldum. Ne olduğunu da bilmeden…
Bir misafirim vardı, büryan ikram etmek için Fatih’e götürmüştüm. Büryancıdan çıkarken televizyon izleyenlerden birinin sarf ettiği bu cümle ile olayı duydum.
Hz. Peygamber’in adının öyle kullanılmasının içimde yarattığı refleksle “ne diyorsun sen lan!” demişim. Adam hemen cümlesini değiştirerek, “Baksana adama kardeşim, 80 yaşında, çocuk bilmem ne yapıyor…” dedi. Baktım ekrandaki Hüseyin Üzmez! Bu sefer de “Sana ne, nerden biliyorsun” diye bir daha diklendim adama. Allah’tan adam ısrar etmedi ve birileri araya girdi de başımız derde girmedi.
Çıkar çıkmaz birkaç arkadaşı arayıp durumu anlamak istedim. Anladım ki durum fena…
Birden zihnim 1996-97 kışına gitti. Hatırlarsanız, Fadime Şahinler, Ali Kalkancılar, Müslüm Gündüzler ortalıkta cirit atıyordu… Ve nasıl aklımda kaldıysa, Müslüm Gündüz ile Fadime Şahin’in de Üzmez’in evinde ‘üzüntülü’ duruma düştüklerini hatırladım. Birden bire başıma ağrılar girdi.
Fena vaziyette bir tuzak vardı ortalıkta ama tuzağın içindeki, yine ‘bilindik’ti!
* * *
Çocukluğumda kapan kurardık. Kapanın içine solucan koyardık. Kırmızıgöğüs dediğimiz bir kuş vardı. O hayvancağız, solucanı öyle milin ucunda kıvranır görmeye hiç dayanamazdı. Hemen atlar ve tuzağa düşerdi!
Aklıma o geldi. Evet, birileri tuzak kuruyordu ama her seferinde de tuzağa düşmeye hazır birilerini buluyorlardı. Bunun sebebi, işte yukarıda izah ettiğim nedenler. Bu ümmetin imtihanı, kadın, para, makamdır. Maalesef bu çağın Müslümanları kadına ve paraya hiç dayanamıyorlar. Hemen düşüyorlar. Sistem de bunu iyi biliyor ve iyi kullanıyor. Bakın manşetten inmedi müberik!
Siz kızıyorsunuz tabii. “Onu manşetten verenler neler yapıyorlar neler…” diyorsunuz içinizden. Ama bunu söylemeye hakkımız yok. Çünkü, ‘Müslümanım’ diyorsan, dikkat edeceksin!. Elbette günah işlemek hepimizin hakkıdır. (yani hepimiz günah işleriz) ama bir Müslüman ‘diğerleri de yapıyor’ diye, hatasını temize çıkarmaz.
Bu asrın müceddidi olduğu artık kabul gören Bediuzzaman’ın neden evlenmediği ve neden ‘halklardan herhangi bir yardım almadığı’nı daha iyi anlıyorum kendi payıma. Ve tabii Fethullah Hocanın!
Türk örfü, kadın erkek ilişkilerinde Arap adetlerini benimseyememiş. İyi de etmiş. Araplardaki kadın erkek ilişkilerini aynıyla bizim kültürümüze taşımaya kalkanlar da böyle hoş olmayan hallere düşüyorlar.
* * *
Son beş altı gündür yaşanmakta olan kış soğuklarının içine Hüseyin Üzmez olayının da girmesi, manevi bir ihtar gibi geldi bana! Umalım ki bunlar şefkat tokatları olsunlar.
“Bu milletin bahar faslı geldi” deyip duruyoruz ama mevsim bir türlü yüzünü göstermiyor. Çünkü paraya ve kadına olan düşkünlüğümüzden dolayı her seferinde liyakat sınavını kaybediyoruz. İnşallah yine böyle olmaz.
Yoksa solucan şehvetiyle kapana atlayan ‘kırmızıgöğüs’ kuşu gibi önümüze kurulan her tuzağa düşeceğiz.
Baharı görmek için uzun bekledik. Tam çiçekler selama durmuşken, ona kavuşmadan göçüp gitmek, bir kere daha tahammül edilebilir bir yük değil!
/M. Ali BULUT
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=142584
|
Tarih: 11:44, 29/4/2008 Kategori: TurkMilleti |
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
CHP'nin değişmesine 'devlet' izin vermez

Atatürk'ün Kemiklerini Sızlatan Parti CHP -Vural SAVAŞ
Hani "CHP bu kafayla giderse ömür billah muhalefetten kurtulamaz; şöyle yapmalı, böyle yapmalı" diye yazıyoruz ya... ' Sağ' cenahtaki partilere oy veren bazı okurlarımız, " Uyandırmayın; CHP böyle kalsın" diyor.
Kendilerince haksız değiller elbette. Karşı olduğu partinin iktidara gelmesini kim ister? Ama olaya geniş açıdan, yani Türkiye bağlamında bakmak gerek. Köylüsü azalıp kentlisi artan... Orta sınıfı güçlenirken ekonomisi dünyaya açılan Türkiye'nin, gerçek bir ' sosyal demokrat' partiye ihtiyacı var.
CHP yazılarını, bu özlemi dile getirmek için yazıyoruz. Yoksa ben, CHP'nin bir dönüşüm geçirmeyeceğini zaten biliyorum. Nereden mi? En azından ANAP deneyiminden...
Koskoca parti, Mesut Yılmaz'ın elinde, her seçimde biraz daha eriyerek yok olmadı mı? Yılmaz delegeleri belirledi, delegeler onu seçti. Böylece ANAP kendini yenilememekle kalmadı, aynı zamanda Yılmaz yönetimini de başından atamadı. CHP de benzeri bir durumda. Ancak CHP'nin, eski ANAP'tan ciddi bir farkı var: CHP siyaseten devletçi bir parti. Yani bürokratik elitin parlamentodaki gücü, sesi, uzantısı...
22 Temmuz (2007) seçimlerini gördünüz işte... Seçmene hiçbir ciddi umut vermeden, proje geliştirmeden, alternatif yaratmadan, yüzde 21 oy aldı CHP... Böyle bir tuhaflık nasıl mümkün oluyor? Çünkü işin içine bürokratik elitin psikolojik operasyonları karışıyor. Mesela: ' İrtica geliyor' yaygarası... Cumhuriyet mitingleri Danıştay saldırısının sanki laikliğe karşı yapılmış gibi sunulması; özetle korku ve gerilim siyaseti... Böylece partinin oy tabanı kemikleşiyor. Büyümüyor ama azalmıyor da... İşte bu yüzden CHP değişemez.
Ama olay seçmenle bitmiyor. CHP "siyaseten devletçi" kalmaya, Kemalist olmaya, döne döne laiklikten bahsetmeye mecbur. İşlevi ve varlık sebebi bu ("raison d'etre" der Frenkler.)
Hatta şunu iddia edebilirim: CHP'nin değişmesine izin vermezler. Çünkü Avrupai bir sosyal demokrat partiyi kullanamayacaklarını bilirler. (Siz hiç darbe destekçisi, vesayetçi bir sosyal demokrat parti gördünüz mü?)
Seçim kazanmak zorunda da değil CHP. Meclis'te bulunması yetiyor. Çünkü o zaten, devlet iktidarını elinde tutanların siyasetteki uzantısı. Mesela Deniz Baykal'ın ille de Başbakan olması gerekmiyor. Misyonunu yerine getirsin; örneğin Anayasa Mahkemesi'ne başvursun, "çatışma çıkar" diye tehdit etsin yeter.
Abartıyor muyum?
Peki, hiç düşündünüz mü? CHP'de olup bitenler niye bu kadar ilgi görüyor? Alt tarafı yüzde 21 oy almış, 98 milletvekiline sahip bir parti... Hak ettiğinden çok daha fazla önemsenmesinin nedeni, tam da devlet partisi olması: Bürokratik elitin sesi CHP... Mesela Baykal'ın ağzından 'demokratik laiklik' gibi bir laf çıksa, anlayacağız ki devlet içinde de bir kıpırdanma, Avrupa Birliği'ne bir yöneliş var.
CHP'nin durumu Cumhuriyet gazetesini andırıyor: Sadece 85 bin satıyor Cumhuriyet ama Ergenekonculuk da dahil olmak üzere, devletçi zihniyetin çeşitli tezahürlerini orada buluyoruz. İlhan Selçuk'un yazılarına merak duyulmasının sebebi; ne analizleri, ne de üslubu... Teşriki mesai yaptığı bürokratik elitin çevirdiği fırıldakları öğrenmek için okunuyor (tabii bir de iman tazelemek isteyenler var.)
Özetle: Asıl meselemiz CHP ile değil. Bir yandan CHP üzerinden devleti düşünüyoruz, öte yandan, gerçek sosyal demokratlara nelerden uzak durmaları gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz.
/Emre AKÖZ
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=142512 |
Tarih: 14:13, 26/4/2008 Kategori: TurkMilleti |
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Genelkurmay Başkanı Cuma Namazı kılsa...
.jpg)
Bir önceki yazımda, laiklik bir tür ‘seküler şeriat’ halini almış; ideolojik din gibi o da‘yaşam biçimi dayatıyor’ demiştim. Bazı okuyucularım, ‘ideolojik din’ tanımlamasındaki vurguyu kavrayamadıkları için İslam’ı ve Kur’an’ı kast ettiğimi sanarak kızdılar.
Elbette İslam da Kur’an da bir yaşam biçimi önerir. Ama hiçbir dayatma olmadan. ‘Sizin dininiz size, benim dinim bana’ der. İslam devlet hukukunu incelerseniz göreceksiniz ki, yarısından fazlası, zımmî ve gayrı müslimlerin yaşam hakları ile ilgilidir.
İslam hiç kimseye ‘ inanacaksın’ diye dayatmaz. Dayatıyorsa ve ‘şöyle yaşayacaksın böyle yaşayacaksın’ diyor ve uymayanlara baskı uyguluyorsa bunun, günümüz Laikçi’lerin yaptıklarından farkı yoktur.
Dinin ‘dayatmacı’ kimliğe büründüğü zamanlar, aynı zamanda ‘ideolojiye dönüştürüldüğü’ zamanlardır. O zamnlarda yozlaşma kaçınılmaz olmuştur.
Çünkü İslam bir “tebliğ ve teklif’tir; propaganda değil!. Tebliğ ‘akla kapı açmak’tır, propagandaise ‘aklı çelmek’tir. Tebliği propaganda; dini de dayatma haline getiren, ‘ideoloji’dir. Siyonizm, Opos Dei ve İslamcılık dinin ideolojileştirilmiş halidir.
Oysa özellikle de ne İslam’ın tebliğ usulü bir propagandadır ne de İslam dayatılmış bir yaşam biçimidir. İslam’ın ideolojik bir tavırla -İran ve Arabistan’da olduğu gibi- yaşam biçimi önerdiği her seferinde karşıtlığını güçlendirmiştir. Belki aklın çocuğu olan laikliğin, böyle dayatmacı bir öfke cinneti halini alan LAİKÇİLİĞE dönüşmesinin altında bile, bu korku yatmaktadır..
Kimden gelirse gelsin ve ne adına olursa olsun dayatma fıtri (doğal) değildir. İslami de değildir. Ve fıtrat, doğal olmayan her şeyi, kendi değirmeninde öğütüp tarih haline getirir. ‘Eşyanın hakikatinin anlaşılması’ manasındaki ‘Fıkıh’ kavramının saptırılıp ‘dinin, ibadetler kısmını izah eden bir anlam yüklenmesi’ de fıtratın, ideolojiden aldığı bir intikamdır. Kim, ne adına olursa olsun, yaşam biçimi önermiş ve bunu dayatmışsa, tarih onu silmiştir. Dayatmacılık insan tabiatına aykırıdır. Dayatılmış bütün yaşam biçimleri, onu dayatanlarla birlikte yok olup gitmişlerdir. Bugün topluma ‘laikçi bir yaşam biçimini’ dayatanlar da bu akibetten kurtulamayacaklardır. Dayatmalarını bir takım mevhum koruma kanunlarının arkasına gizleseler bile…
Şimdi bizden; yani milletten ‘uzlaşı’ bekliyorlar. Bekledikleri uzlaşma, istibdatlarını sürdürmeleri için ‘cevaz’dır. Biz de diyoruz ki ‘zulme rıza caiz değildir’ Bu kere, zalime ‘tolerans’lı olmayacağız. Çünkü zalimine karşı toleranslı davranan toplumlar iflah olmuyorlar. O yüzden, biz artık ‘uzlaşmayacağız’. Zaten şu hırçın, hasta ve dengesini yitirmiş laikçi siyasetçiler ve yazarlarla nasıl uzlaşacaksınız ki.
Baksanıza sayın Baykal’a! Bir dediği bir dediğine uymuyor. Ulusal birlik ve beraberlik gününde bile çocuklar gibi –çocuklardan özür dilerim- mızıklanıyor. Çünkü kendi başına hareket etmiyor. ‘Dipten gelen fısıltılar’la hareket ediyor. O fısıltıları da her zaman doğru anlayamıyor. O yüzden çıldıracak duruma gelmiş. Ne yapacağını bilmiyor. Elinden gelse, müthiş bir cerbeze ile, bütün zamanların bütün ahlaksızlıklarını Tayyip Bey’in üzerine boca edecek ve toplumun yarısını imha ettirecek; CHP’ye oy vermiyorlar diye.
Uzlaşmaya asla yanaşmıyor ama taraftarlarına da ‘uzlaşma çağrısı’ yaptırıyor. Yangını çıkaran kendisi, sonra da dönüp ‘yangın var’ diye ortalığı velveleye veren yine kendisi. Birileri de çıkıp “Uzlaşılmazsa gelecek nesiller zarar görecek” diyor. Doğrudur. 80 yıldır millet zaten yeterince zarar gördü ve görüyor. Bundan daha ağırı, onlara da dokunur!
Dolayısıyla; artık millet onlardan uzlaşı bekliyor. Mesela, Genelkurmay Başkanı bir Cuma namazı kılsın. Ertuğrul Özkök efendi birkaç başörtülü muhabir veya yazar alsın gazetesine. Ordu Şamanistlerimize gösterdiği kadar dindarlara da tolerans göstersin! İşte millet bunu bekliyor.
Yoksa millet, laiklikten vazgeçilsin, bu ülke dinci ideolojilere teslim edilsin demiyor ki! Demek ki önce laikçilerin topluma ve millete karşı öfkelerini yutmaları gerekiyor.. Biz zaten hak ve hukuk ehliyiz millet olarak. Muhabbet fedaisiyiz. Husumete vaktimiz yok. 80 yıldır her hallerini hayra yorduk. ‘Bir gün geçer, bir gün düzelir” diye her türlü zulümlerine göğüs gerdik; birlik ve beraberlik için.
Şimdi millet onlardan bir adım bekliyor. Birlik beraberlik cidden bu kadar önemliyse laikçiler öfkelerini yutsunlar ve halka doğru bir adım atsınlar. Hepsi bu! Öfke ile zorbalıkla milleti sindiremediklerini gördüler, görmeye devam edecekler. Öfkeyle olmuyor işte! Nitzhe de öfkesinden ‘tanrı öldü’ demişti. Ama kendisi öldü.
Oflu hocaya ‘tanrı öldü diyorlar, ne dersin’ diye sormuşlar “Allah rahmet eylesin!” demiş. Biz de onlara ‘Allah şifa versin !” diyoruz.
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=142524
|
Tarih: 16:24, 25/4/2008 Kategori: Din |
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Dünya üç devrimi birden yaşıyor

Önemli Tespitler
Aşağıdaki yazısında Henry A. Kissinger, neo-con politikaların atası sayılmalıdır. İslam karşıtlığı ve İsrail'in korunması temel hedefidir. Çin ile kapışmanın ABD’yi İslam karşısında zayıflatacağını tespit etmiş. Ne yapıp edip İslam’ın defterini dürmek istiyor. Ilımlı ılımsız fark etmez diyor, yeter ki İsrail'in politikalarına itiraz etmiş olsun, defteri dürülmeli diyor. Türkiye'nin bölünmesi de, laik de olsa bir İslam devletinin zayıflatılması amacını güdüyor.
Eğer tüm enerjisini İslam’a karşı kullanırsa, onu yeneceği konusunda ABD yi ikna etmeye çalışıyor. Kendi kimliği açısından doğruları söylüyor. ABD’nin yere serileceğini anladıklarında vakit geç olabilir oysa. ABD için tek yol, kan dökücü zalim politikaları terk edip, Müslümanların da insan haklarını teslim etmesi olacaktır. Bu durum İslam’ın barışçı karakterini görmelerine de hizmet eder. Hoş Neo-con’lar bunun anlaşılmasını istemez ya! ABD gelişmiş bünyeli obez bir küçük zekalı gibi değil de, akılcı ve demokrat bir olgunlukla davranmayı hatırlar diye temenni edelim. | | |