Dejenere Kürtler (!), asimile Kürtler (!) ve PeKaKa

2015-08-21 19:30:00

  İnsanoğlunun sırrına akıl erdirmek zor. Çok zor öğrenir mesela. Zor anlar ve zor kabul eder. Bir kere kabul ettiğinden de, zor vazgeçer. Kibri aklına ve vicdanına galebe çalar çünkü. Ancak, akıl ve irfan sahibi olanlar istisna. İnsanoğlunun düştüğü bir kibir çukuru var ki, en tehlikelisi. Irk kibri.   ‘Ben daha üstünüm’ denildiğinde, daha aşağı kalınmadığını göstermek için elden gelenin ardına konulmadığı bir ‘delilik’ hali. Milletlerin gelişmişinde de, az gelişmişinde de, en ilkelinde de görülen aynı kökten kolay manipüle edilebilir bir kompleks. Durumun bir medeniyet ve ilkel benlik problemi olduğu kesin. Bu yüzden Afrika açık ara önde.   Araştırmalar, Afrika’da binlerce klan, toplamı 2000’i geçen dil ve lehçeden bahsediyor. Allah bilir, nerdeyse birbirlerinden farkları yokken, var olan nüansı üstünlük gibi görüp, kendilerini daha kahraman, daha bilgili, daha medeni ve daha güzel kabul ediyor olmalılar. 90’lı yılların başında Ruanda’da Hutu ve Tutsiler arasında 800.000 (yazıyla sekiz yüz bin) insanın vahşice katledilmesiyle sonlanan husumeti hatırlıyorsunuzdur.   Doğrusu, kan dondurucu görüntüler bütün canlılığıyla zihnimde. Hutu ve Tutsiler sosyo-kültürel olarak birbirine çok benzeyen iki kabile. Hutuların hışmına Tutsilerle birlikte ‘ılımlı’ yaftası yiyen Hutular da uğramıştı. Şaşırmayacağınızı bilerek söyleyeyim. Bu iki Afrika kabilesinin husumetinin arkasında ‘Emperyalistlerin parmağı’ vardı.  Aktörler her yerde aynı. Değişmiyor.   Başta Fransa olmak üzere, Amerika, Almanya, Birleşmiş Milletler ve Çin. Çin’in meseleye katliamda kullanılacak silahların üretimiy... Devamı

Türkiye'nin Çıkmazlarından Çıkışlar Yaratmak

2015-03-07 07:14:00

Wall street journal, Washington Post, The Guardian, The Economist, Foreign Policy, CNN International, Reuters gibi haber kurumları yüz yıldır arkalarındaki gücün istihbarat yapılarının organize ettikleri olayları inanılmaz spekülatif haberlerle hem kendi ülke yurttaşlarının hem de dünya halklarının beynine enjekte etmişler, inanılmaz manipülasyonlar yapmışlardır. Bu olgunun ülkemizdeki yazılı ve görsel habercilikte de geçerli olduğunu biliyoruz. Son yıllarda bu gerçek kör göze parmak sokarcasına daha da açık seçiktir. Örnek verelim : Türk Hava Kuvvetleri 28 Aralık 2011'de kendi yurttaşlarını yanlış istihbarat sonucu bombaladı ve 35 masum sivil katledildi. Mesele daha Türkiye'de tam anlaşılamamışken 30 Aralık 2011'de Wall Street Journal Türk Hükümetini sıkıştıran kapsamlı bir haber yaptı. Bu korkunç olay diğer yabancı haber ajanslarında, gazetelerde, sitelerde de hemen "Türk devleti kendi yurttaşlarını öldürdü" şeklinde haberleştirildi. Doğruydu. Bu ülkenin ordusu "terörist" sandığı 35 kişiyi bombalayarak öldürmüştü. Şimdi işin arkasını konuşmaya başlayalım. Türkiye Cumhuriyeti devleti "ABD ile anlık istihbarat paylaşımı" adı altında bir işbirliğine gitti.Sene 2008 ya da 2009'du. Yani bu devlet kendi sınır bölgesinde ne olup bittiğinin haberini ABD'den öğrenecekti (Ne acı).   Yazık ki bu anlık istihbarat paylaşımı neticesi ABD'den gelen bilgiye göre 28.12.2011'de Uludere sınırından silahlı bir PKK grubunun ülkeye giriş yapmak üzere hareket halinde olduğu ve gruba PKK'nın silahlı gücü HPG'nin komutanı olan Fehman Hüseyin'in önderlik ettiği Türk yetkililere bildirildi. Türk askeri pilotlarına Fehman Hüseyin'nin silahlı grubu bombalatılıyordu. Halbuki... Devamı

Öcalan Varken Demirtaş Ne Sıfatla Oturacak?

2010-03-18 22:39:00

   Bu yazıyı, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın bir anlayışını açıkça eleştirmek için yazıyorum. Önce tepemi attıran olayı anlatmalıyım:   Evvelki gün, İçişleri Bakanı Atalay, Kürt açılımını anlattığı bir toplantıda, Meclis içinde ‘ben muhatabım, ben dirayetli bir muhatabım’ diyecek birisini aradığını anlatırken, ‘Meclis içi meşru muhatabı çok önemli görüyoruz’ dedi. Sayın Demirtaş nefes alıp, etrafındakileri dinlemeden aynı gün cevapladı: ‘PKK ve İmralı da sürece dahil edilmeli’ (Radikal, 14.Mart).   Bu mızıkçı hal ilk kez ortaya çıkmış değildir; iki hafta önce Başbakan Erdoğan Anayasa değişiklik paketinin mart sonuna kadar hazırlanacağını söylediği zaman da Demirtaş öne çıkıp kendi deyimiyle ‘kırmızı çizgilerini’ saydı: ‘Yüzde 10 seçim barajının kaldırılması ve Hazine yardımlarının bütün partilere dağıtılmasının tartışılması’ (Radikal,3 Mart)   Okuyucularım uzun yıllardan beri koşulsuz serbestliği savunduğumu bilirler, 1982’den beri de seçim barajına karşı olduğumu bilenler vardır. Ben de, Kürtlerin ağırbaşlılığını, acı içindeyken gülümsediğini, açken ekmeğini yanındakiyle paylaştığını bilirim. Ne yapsın, acıyı da, açlığı da çekti, ondan iyisini bilen mi var?   İçişleri Bakanı belli ki konuşacak bir yerler arayarak, ortaya bir öneri atıyor. Demirtaş da Kürtlerin bir kesiminin Meclis’teki temsilcisi; her ağzını açtığında ‘demokrasi’ işitiliyor ama partililerle, milletvekili arkadaşlarıyla görüşmek, ne diyecekse onlara danışmak yok; fırsat buldu ya, hemen ileri atılıp konuşacak!   Demirtaş bir ... Devamı

Başkan

2009-03-26 22:35:00

ÜŞÜYORUMBir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum Gözlerim parke parke taş duvarlarda Açılıyor hayal pencerelerim Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum Kekik kokulu koyaklardan aşarak Güvercinler ülkesinde dolaşıyor Bir çeşme başı arıyorum Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp Mis gibi nane kokuları arasında Ruhumu dinlemek istiyorum Zikre dalmış her şey Güne gülümserken papatyalar Dualar gibi yükselir ümitlerim Güneşle kol kola kırlarda koşarak Siz peygamber çiçekleri toplarken Ben çeşme başında uzanmak istiyorum Huzur dolu içimde Ben sonsuzluğu düşünüyorum Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum Durun kapanmayın pencerelerim Güneşimi kapatmayın Beton çok soğuk, üşüyorum.. /Muhsin YAZICIOĞLUKendi Sesinden Dinlemek İçin;http://www.umutfm.com/izle.php?id=405 Devamı

İsrail ve Canımı Sıkan Bir Ayet

2009-01-06 11:06:00

 İsrail, yine yapacağını yaptı. Kim sayesinde? Basiretsiz, ahmak ‘müslümanlar(?)’ sayesinde…  Meğerse İsrail bu saldırıyı çok önceden planlamış. Öyle dessas, öyle sinsi ve öyle akıllıca ki, Türkiye’yi bile ters köşeye yatırdı. Mamafih Türkiye zaten 80 yıldır İslam dünyasını ters köşeye yatırmış ya o ayrı bahis. Adam utanmadan gelip, Türkiye ile barış görüşmeleri yapıyor ve aynı saatlerde, ordusu, füzelerinin uçlarını parlatıyor. Düşünebiliyor musunuz? İşte ‘siyonist siyaset’ böyle bir şey. Suret-i Hak’tan görünerek, ihanet! Münafıklık kavramını icat eden kavim de onlar olduğuna göre, bu politikaya şaşırmamak gerekir.  Beni asıl kahreden İslam dünyasının tutumu! Mısır, İran’ın bölgede siyasi güç elde etmek için Hamas’ı kullandığını söylüyor. Yani ‘barışı bozduran İran’dır’ demeye getiriyor. Hamas’ın ahmakça diklenmesine bakılırsa iddia pek de mesnetsiz değil gibi.  Peki İran bunu yapıyor de Arap ne yapıyor? Arabın pek de umurunda değil. Siyah petrolden gelen dolarları, müşeyyed binalarda, sarışın kızların kucağında köpürtmekle meşguller. Yoksa çoktan bu iş halledilirdi. Hiç birisi İsrail ile alışverişlerini bile kesmediler. Paralarını Amerika’daki Yahudi bankalarında tutmaya devam ettiler ve ediyorlar. Dubai’nin ana patronları da Yahudiler…  Televizyonlara bakarsanız en çok şamatayı da Araplar yapıyor. Ama boş.  Ya biz Türkler, çok mu farklıyız? Laikliğimiz vicdanımızı bile selbetmiş! Orada acı içinde ölenler Müslümanlar olduğuna göre Laik TC’yi ne ilgilendirsin ki! Biz zannediyoruz ki sessiz kalırsak, sıra bize gelmez!  Filistinliler de feryatlarının muhatapsız olduğunu biliyorla... Devamı

Aşağılık Yalancılar!

2008-12-31 13:21:00

Filistinde Yaşanan İnsanlıkdışı Yaşamın Sorumlusu Bize "Uygar!" diye tanıtılan Dünyadır.Gazze'de üç gün içinde 400 masum insanı katleden ve Gazze'nin bütün hayat damarlarını keserek soykırım yapmaya çalışan SiyonNazi ordusunun "nefsi müdafaa"dan başka derdinin olmadığına inanmak mümkün mü? Mümkün, ama bir şartla: Çok salak olmak lazım!  İsrail bütün dünyayı salak yerine koyuyor. Siyonist işbirlikçisi Mısır ve El-Fetih yönetimi de öyle. HAMAS iki füze sallayıp ateşkesi bozmuş ya, İsrail Gazze'yi işte onun için yerle bir ediyormuş! Savunma hakkını kullanıyormuş İsrail! Türkiye basınındaki İsrail ajanları da bu yalanı yayıyorlar.  Gazze'de üç gün içinde 400 masum insanı katleden ve Gazze'nin bütün hayat damarlarını keserek soykırım yapmaya çalışan SiyonNazi ordusunun "nefsi müdafaa"dan başka derdinin olmadığına inanmak mümkün mü? Mümkün, ama bir şartla: Çok salak olmak lazım!  Böyle geniş kapsamlı ve 'sofistike' bir harekât iki-üç saat içinde organize edilemez. Belli ki İsrail bu harekâta uzun süredir hazırlanıyordu. Nitekim, harekât için hazırlık emrinin 18 Haziran'da verildiği ortaya çıktı. Yani 19 Haziran günü HAMAS'la ateşkes anlaşması imzalayan İsrail'in asıl amacı, HAMAS'a nihai darbeyi indirmeye hazırlanmak için zaman kazanmaktı.  HAMAS o füzeleri sallamasaydı da İsrail Gazze'de katliam yapacaktı. Yapıyordu zaten. Ambargo ve abluka ateşkese rağmen devam etmedi mi? Bu çile bitsin diye ateşkese titizlikle uyan HAMAS'ın beklentisi boşa çıkmadı mı? Gazzeli çocuklar aşsız ve ilaçsız bırakılarak öldürülmedi mi?  Son altı ayı bırakalım, daha öncesine bakalım: Seçimden zaferle çıktığı anlaşılır an... Devamı

TSK'yı Hangi Çizgi Temsil Ediyor?

2008-12-23 12:17:00

Sayın Ertuğrul Özkök’ün gazetecilik becerisi yeni açılımlar sağladı. İki emekli Orgeneralin tartışmasını kastettiğimi anlamışsınızdır. Sayın Hilmi Özkök ve Sayın İlhami Erdil. TSK’da iki geleneksel çizgi vardır. Birincisi Büyük Atatürk’ün 15 yıl Genelkurmay Başkanlığını yapmış Fevzi Çakmak çizgisi. Meşruiyetçidir, itaat sırrı ile hareket eder. Halkın değerlerine saygılıdır. Siyasete karışmaz.  Tasavvuf ehli olan Fevzi Paşa geldiğinde Atatürk ayağa kalkarmış. Fevzi Paşa da onun içkisine hiç karışmamıştır. Bu çizgi Silahlı Kuvvetlerdeki Çanakkale ruhunu temsil ediyor. Günümüzde bu çizgiyi Hilmi Özkök Paşa temsil etmişti.  İkinci geleneksel çizgi İsmet İnönü’nün temsil ettiği çizgidir. Atatürk’ün son yıllarında İsmet İnönü’ye karşı çıktığını, başbakanlıktan uzaklaştırıldığını, Atatürk’ün vefatından sonra Fevzi Paşa’nın saflığı nedeniyle ve İsmet İnönü’nün de  meclis çoğunluğunu ele geçirmesiyle Milli Şef olduğu bilinmektedir.  Bu çizgi baskıcı, eleştiriden rahatsız olan halkı küçük gören, orduevinden çıkmayan, çoğulculuktan nefret eden, kendisine benzemeyeni tehdit olarak algılayan, statükocu değişimden korkan bir karekter gösterir.  Hatta İsmet İnönü Atatürk’ün içki sofrasına karışırdı ve verdiği kararları içki sofrasında verdiği için itiraz ederdi. Atatürk’ün bile içtiği içkiye karışan bu düşünce yapısı şimdi içkiyi laikliğin sembolü yaparak istismar etmektedir. Hüseyin Kıvrıkoğlu ve İlhami Erdil bu zihniyetin son uzantısıdır.  Siyaseti seven askercilik, siyasi kulis yapma ve darbecilik, ki... Devamı

Erdoğan’ın Kızının Resmini Görünce Utandım.

2008-12-22 14:53:00

Şekilciliğe önem verenler! Türkiye'yi geriye kim götürüyor dersiniz? Geçen cumartesi günü Hürriyet gazetesinin sürmanşetinde harika bir fotoğraf vardı. Başbakan Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan mezun olduğu London School of Economics (LSE)’ den diplomasını almak üzere kürsüye doğru yürümekteydi. Fotoğrafı görür görmez önce babalık duygularım coştu ‘İnşallah bana da oğlumun böylesine kaliteli bir okuldan mezun olduğunu görmek nasip olur’ dedim kendi kendime. Sonra da o fotoğraftan çok utanç duydum. Cüppeleriyle oturmakta olan profesörlerin yeni mezun olan kıza nasıl gururla baktıklarını ve onu ne güzel alkışladıklarını görünce bizdeki üniversitelerin kapılarına türban nöbetçileri koyduran, üniversite kapılarına itiraf odaları filan kurduran heybetli üniversite hocaları aklıma geldi. Onların yaptıkları adına utandım. Yıllardır kızlara üniversitede okumayı bir eziyet haline dönüştürdükleri için öfkelendim, hiçbirisinin lakaplarına layık insanlar olamadığını düşündüm, Türkiye’nin anlamsız mücadelelerle bu kadar vakit, enerji kaybetmesine lanet ettim ve ülkem adına utandım. O fotoğrafı asıl o faşistler bulup incelemeliler. Ve sonra düşündüm ki bizim ülkede inanç meselesi üzerine kapsamlı ve derin düşünme âdeti nedense hiç yok. Bu olmadığı için birçok insan sembollerle mücadele ediyor ama mücadelesini ne uğruna yaptığını da bilmiyor. ‘İnanç’, ‘İnanmak’ kavramlarını kapsamlı olarak ele almak ve korkmadan, açık fikirle tartışmak gerekiyor. Bu yapılabilirse hem toplumda güzel bir diyalog ortamı oluşur hem de üniversite kapılarına kılık kıyafet nöbet&... Devamı

Bu Kadar Özür Yetmez!

2008-12-17 14:47:00

Bir "özür" kampanyasıdır gidiyor. Bu süreçte "vicdan"ı da keşfettik ve onun üzerine serenatlar yazmaya başladık. Konuyu, bu haftaki Aksiyon dergisinde "Türküm, Sünniyim, suçluyum!" başlıklı yazımda değerlendirdim. Hazır "özür" ve "vicdan" kampanyası başlamışken, ben de bir özür sıralaması yaptım.  Ne nitelikte olursa olsun, "özür" insanda "vicdan" bulunduğunun göstergesi ise, alın size "Türklük adına" bir özür serenadı: " -Balkanlar'da Bulgar çeteleri tarafından katledilen, ırzı namusu ayaklar altına alınan, evlerinden yurtlarından çıkarılan Türkler adına, çetecilerden özür diliyoruz.  Yine; -Balkanlar'da Etniki Eterya adına işlenen cinayetlerden dolayı, hayatını kaybedenler adına çetelerden özür diliyoruz.  -Balkan göçlerinde yollarda açlıktan, susuzluktan ve çete saldırılarından dolayı hayatını kaybeden kadınlar, çocuklar, yaşlılar adına, İstanbul'a ulaşmayı başaran yüz binlerce insanla birlikte sefaletle iç içe yaşamak zorunda kalanlar adına Türkleri göçe zorlayanlardan özür diliyoruz.  Yine; -Doğu Anadolu'da, işgalci Rus birlikleri ile el ele verip, köylerde insanları yakan, doğrayan Ermeni çetelerinden, ölen kadınlar, çocuklar, yaşlılar adına özür diliyoruz.  Yine; -Maraş'ta, Adana'da, işgalci Fransız birlikleri ile el ele verip cinayetler işleyen, kadınların ırzına tasallut eden Ermeni çetecilerden, özür diliyoruz.  Yine; -Ege'de, işgalci Yunan birlikleriyle işbirliği yapıp, köy yakan, kadın - kız - çocuk demeden katleden Rum çetecilerden özür diliyoruz" Burada serenada dahil etmeyi unutmuşum.  Bir de "Anzaklar"a karış özür borcumuz var. Taa bilmem nereden geldiler, bizi uygarlaştırmak istediler ... Devamı

M. Kemal'in Vahdettin'e çektiği telgraf

2008-12-14 20:04:00

 14 Haziran 1919'da Mustafa Kemal tarafından bizzat Sultan Vahdettin'e Havza'dan çekilen telgraf ortaya çıktı. İşte o belge ve Vahdettin'in Kuva-yı Milliyeye desteği. Tarihçi yazar Mustafa Armağan'ın Zaman gazetesinin Pazar ekindeki yazısında yer verdiği çarpıcı belge: İşte Vahdettin'in Kuva-yı Milliye'yi destekleyen hatt-ı hümayunu  2006 yılında bir çağrıda bulunmuştum bu köşeden. Gelin, demiştim, Milli Mücadele'nin Sivas'ta çıkan ilk yayın organı "İrâde-i Milliye" gazetesinin tamamını yeni harflere çevirip yayımlayalım. Doğrusu gösterdiğiniz alaka, heyecan aşılıyor meyus kalbime. Hâlâ cevap verenler, hazır olduklarını söyleyenler oluyor. Şimdi size ve o gönüllülere buradan duyurmak boynumun borcu oldu: Çağrımız Sivas'ta yankılandı ve bir grup öğretim üyesi elbirliği etmek suretiyle 40 kadar "İrade-i Milliye" nüshasını Latin harflerine çevirdiler, Sivas Belediye Başkanı Sami Aydın Bey'in destekleriyle Buruciye Yayınları tarafından Osmanlıca orijinaliyle birlikte 2007 yılında yayınlandı. Yani eksik de olsa bu ilk resmi yayın organının bir koleksiyonuna sahibiz. Emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Keşke diğer gazete koleksiyonları da aynı bahtiyarlığı yaşayabilse.  Yine de bir iki noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Birincisi, kronik problemimiz olan ciddi okuma hataları. En basiti, kapı, eşik anlamına gelen 'südde' kelimesinin ısrarla 'sedde' yazılması (msl. s. 19) ya da "istiksâratımızın" (s. 159) kelimesinin doğrusunun "istiksar etmezler" olması gibi. Bunlar ufak tefek kusurlar gibi görünüyor ama yapılan işin önemi karşısında daha ciddi olunması gerekirdi.  "İrade-i Milliye" gazetesinin maalesef tam bir koleksiyonu hiçbir yerde yok. İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde de sadece mikrofilmleri mevcut. Asıllarını isteyince yok diyorlar. Nasıl y... Devamı

Dilimizdeki Arap Düşmanlığı

2008-12-02 10:58:00

Dil bir toplumun bilincidir. Bunu bilen kimi toplum mühendisleri, toplumların bilinçaltını kirletmek için önce dilden başlarlar. Türkçemiz, söz konusu mühendisliğin en fazla mesai harcadığı bir dil görünümünde. Bizden gözüken ancak asla bizden olmayan ve kim olduklarını net olarak bilemediğimiz bu toplum mühendisleri,  toplumumuzun şuur altını bulandırmaya çalışmışlar. Dilimizde Arap düşmanlığı kokan sözlerin varlığı, pürüzsüz bir tende kanserli bir ur gibi durmaktadır.  Örneğin, ‘’Ne Şam’ın şekeri ne Arab’ın yüzü!’’ sözünün hem ekonomik hem ırkçılık hem de din düşmanlığı kokan bir tarafı var. Ancak, bu sözü ağzında bir sakız gibi çiğneyen insanları ne din düşmanlığı ne de ırkçılıkla suçlayabiliriz. Onların yaptığı, toplum mühendislerinin şuur altlarına fısıldadıklarını adiyattan bir sözmüş gibi şuursuzca tekrarlamaktan ibaret… Ancak bu durum, onları büsbütün masum da kılmaz. Bu sözden; Arap’ın yüzü görülmeye değmez, onunla hasbihal edip alış-veriş yapılmaya değmez, anlamı çıkarılabilir.   Milletimizle Arapların irtibatını koparmaya çalışıyormuş hissi veren bu sözün dilimize iyi niyetle sokulduğunu düşünmek mümkün değil.  Ya, ‘’Arap saçına dönmek!’’ ne demek? Bu sözde; Arap’ın pis ve bakımsız olduğu, düşüncesinin bilinçaltına yerleştirilmeye çalışılmış olduğunu anlamamak mümkün mü? ‘’Arabın ya leyli!’’ sözünde de Arapların müzik anlayışıyla dalga geçildiği anlaşılmıyor mu? Evet, bu sözler, kişiler arasındaki münasebetlerde benzetme yapılara... Devamı

Başörtüsü Yasaklandı, Vatan Kurtuldu

2008-11-26 11:23:00

"Başörtüsü Siyasi Simgedir."Din  Siyasete Böyle Alet Edilir 1933 yılında Florya Plajı halka açık hale getirilir ve ertesi gün devletin “yarı resmi” gazetesi şu manşeti atar:     - Halk plaja akın etti, vatandaş denize giremiyor! Halk ile vatandaş kavramları bundan daha güzel(!) bir şekilde ayrılamazdı galiba.. Peki neydi halk ile vatandaşı birbirinden bu kadar kesin ayıran çizgi. Sosyo-kültürel farklılıklar  mı, ekonomik uçurumlar mı, mezun oldukları okullar mı, ya da doğdukları şehirler mi? Vatandaş; okumuş, kültürlü, soylu bir aileden gelen ,tercihen İstanbul doğumlu- Ankara ya da İzmir de olabilir- her haliyle batılılara benzeyen ve birazcık da maneviyatla arasına mesafe koymuş kimselerdi.. Peki halk kimdi? Halk Bakkal Osman’dı, apartman görevlisi Kemal Efendi’ydi, inşaat işçisi Enver idi, Tesisatçı Ali’ydi. Halk Anadolu’dan gelmişti, vatandaş ise büyük şehirlerin yerlisiydi… Her ne kadar İstanbul doğumlu da olsa, bu satırların yazarı da halk üyesiydi.. Halk, vatandaşın getir götür işlerini yapardı. Şirketinde çalışırdı. Maaşlı elemanıydı. Vatandaş ise bu memleketin gerçek sahibiydi. Öyle ya bu ülke onların babasının tekelindeydi. Vatandaşın çocukları vatanı için kolejlerde okuyup yurtdışında mastır yapardı. Halkın çocukları ise yirmisini geçirmeden askerlik yapardı. Vatandaş, zengin olup tatile giderdi. Halk ise şehit olup, cennete giderdi..   Ama yine de vatan sağ idi ancak cahil halk ısrarla cumhuriyeti tehdit etmekteydi. Şimdi diyeceksiniz ki, bunlar eski dönemde kalmıştı ve şu an vatandaş ile halk gayet barışıktı. Öyle mi? Geçtiğimiz yıllarda halk plajı haline getirilen Caddebostan Plajı’nı haber yapan gazetelerin manşetlerine bir ... Devamı

Abdullah Öcalan : ‘Mağdurdan Gaddara’ (Nasıl teröris

2008-11-22 15:46:00

Kürt halkından intikam alan adam: Abdullah Öcalan!   Kürd halkından intikam alan adam:Abdullah Öcalan! (Nas-Edi) Prof. Dr. Vamık Volkan, “Abdullah Öcalan, yaşamı boyunca güçlü bir baba arar. Bilinçaltındaki ‘baba’, onun saldırganlığından memnun olacaktır” diyor. Öcalan’ın yakalandıktan sonraki ilk fotoğrafını da şöyle yorumluyor: “Aradığı baba figürünü sonunda buldu! İçi rahatladı. Ellerini önüne kavuşturdu. Babasının, yani devletin önünde uslu bir çocuk gibi oturdu.”  ‘Politik psikolojinin dehası’ Prof. Dr. Vamık Volkan, hapistesi PKK lideri Abdullah Öcalan’ı kendi sözleri üzerinden inceledi. Volkan’ın, Öcalan’ın çocukluğu ve cinsel kimliği ile ilgili çarpıcı önermeleri var  Bahçeşehir Üniversitesi’nin akademisyen kafeteryasındayız. Karşımızda, dünyanın önde gelen psikiyatri profesörlerinden Vamık D. Volkan oturuyor. Prof. Dr. Volkan’ın yeni kitabı ‘Kıbrıs: Savaş ve Uyum, Çatışan İki Etnik Grubun Psikanalitik Tarihi’yle ilgili. Bizse başka bir şey için buradayız. Yaklaşık 10 yıl önce kaleme aldığı ‘Kan Bağı - Etnik Gururdan Etnik Teröre’ adlı kitabı. Kitabın, ‘Mağdurdan Gaddara’ başlıklı bölümünde, Apo’nun psikanalitik biyografisini oluşturuyor Volkan. Kitap İngilizce, Almanca, Japonca ve son olarak Türkçe yayımlandı. Fakat bu kadar önemli bir analiz, bugüne değin hiç ‘röportaj konusu’ olmadı. Volkan, “Bu konuyu benimle ayrıntılı konuşan ilk gazeteci sizsiniz” diyor.  40 kitabı ve 400’ü aşkın makalesi olan Volkan, üç kişinin psikanalitik biyografisini yazdı. Atatürk,  ABD eski Başkanı Richard Nixon ve Abdullah &Ou... Devamı

“Ya sev ya terk et” Sözü Kime Ait?

2008-11-19 11:23:00

 Türk Tarihi /Dr. Rıza NUR  Bir tartışmadır gidiyor.  “Ya sev ya terk et” sözü kime ait?  Başbakan Erdoğan, önceki hafta söylediği, sözler medyada “özetlenerek” ve bildik sloganlarla bağlantı kurularak böyle verildi.  Pek Erdoğan, 10 Kasım’da AK Parti Hakkari Merkez İlçe Teşkitatı’nın kongresinde ne söylemişti. Önce onu okuyalım. Sözler kelimesi kelimesine şunlar idi:  “Biz ne dedik? 'tek millet' dedik. Ne dedik? 'tek bayrak' dedik. Ne dedik? 'Tek vatan' dedik? Ne dedik? 'Tek devlet' dedik. Buna kim karşı çıkabilir yahu? Buna karşı çıkabilenin bu ülkede yeri yok. Buyursun istediği yere gitsin. Bundan daha normal şey ne olabilir.” İşte son günlerin tartışma gündemine oturan sözlerin orjinali bu. 11 Kasım tarihli gazeteler ve sonrasında bu yorumlu haberlerden yazarların yaptığı yorumlarda bu sözler özetlendi ve iki emir kipi ile bir çift edata indirgendi:  “Ya sev ya terk et.”  Bu sözler böyle özetlenince Erdoğan çıkıştı. Kendisinin öyle söylemediğini, “Ya sev, ya terk et” sözünün patentinin MHP’ye ait olduğunu öne sürdü. “Tayyip Erdoğan, bugüne kadar hiçbir yerde ‘ya sev ya ter et’ ifadesini kullanmamıştır. Bunun patenti MHP’ye aittir, AK Parti’ye ait değildir. Ben bu ifadenin karşısında olan biriyim” dedi. MHP lideri Devlet Bahçeli, yapıştırılmak istenen yaftanın partisinin yakasına yapışacağı endişesiyle çıkıştı:  “Sayın Başbakan bu tür şeyleri alışkanlık haline getirdi. İncelemeden konuşuyor. Doğru olmazsa iftira olur, iftira atıyor. Böyle bir sloganı kullanmak istesek, kime kullanırız? Başbakan'a kullanırız. 'Ya sev MHP'yi ya git' deriz. Başkasına neden söyleyelim?”&nb... Devamı

Garip Bir "AŞK" Öyküsü!...

2008-11-19 09:35:00

Mağdure Aytaç KILINÇDanıştay saldırısının 'öteki' mazlumuDanıştay’ın tartışmaların odağına yerleşen anaokulu müdürü Aytaç Kılınç, ilk kez konuştu: "Tertemiz davamı kirletip, beni iki kat mağdur ettiler.” dedi. Danıştay İkinci Dairesi, 8 Şubat 2006’da beklenmedik bir karara imza atar. Mustafa Birden başkanlığındaki daire, Aytaç Kılınç isimli anaokulu öğretmeninin okula gidiş-gelişlerde başörtüsü taktığı için Gölbaşı Bayrak Garnizonu Anaokulu’na müdür olarak atanmasının sakıncalı olduğuna hükmeder. Hukuk, siyaset ve medya tarafından eleştiri oklarına hedef kalan İkinci Daire üyeleri, karardan üç ay sonra Alparslan Aslan’ın silahından çıkan kurşunların hedefindedir. 17 Mayıs 2006’da gerçekleştirilen saldırı ilk başta öğretmen Kılınç’ın başörtüsüne bağlanmaya çalışılsa da bu olay Türkiye’yi derinden sarsan birçok gelişmeyi de beraberinde getirir. Saldırıda üyelerden Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybeder. Mustafa Birden ve 3 üye yaralı olarak kaldırılır hastaneye. Terör örgütü Ergenekon ile bağlantısı sonradan ortaya çıkan saldırgan Alparslan Aslan ise cezaevine gönderilir. Sabah saatlerinde Başkent’in merkezinde yaşanan bu olay geride birçok soru işareti bırakır. Ve o soruların muhatabı olarak tek bir hedef, tek bir sebep gösterilir kimi çevrelerce: “Aytaç Kılınç’la ilgili başörtüsü kararı.”  Dışarıda taktığı başörtüsü sebebiyle okul müdürlüğü yapması engellenen, atandığı ve iki kez mahkeme kararıyla geri döndüğü anaokulunun yüzünü bile göremeyen, her gidişinde başı açık olduğu hâlde okula alınmayan o öğretmen, hi&ccedi... Devamı

Çiller bozdu Erdoğan toparlayamıyor

2008-11-04 11:01:00

Ne zaman “teröre karşı topyekun mücadele” ya da “savaş” sözlerini duysam aklıma Tansu Çiller’in başbakan olduğu 1993-1996 yılları gelir. PKK’ya karşı her türlü yöntemin denendiği bu dönemden aklımda kalan beş kritik olayı şöyle sıralayabilirim:  1) DEP’li milletvekillerinin TBMM’den yaka paça hapse götürülmeleri 2) PKK’ya destek verdikleri düşünülen bazı işadamlarının kaçırılarak öldürülmeleri 3) PKK’ya yakın yayın organlarına ve gazetecilere yönelik yasadışı infazlar  4) Güneydoğu’daki “faili meçhul” cinayetler 5) Güneydoğu’daki çok sayıda köyün boşaltılması... Sonuca bakalım: Çiller, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş, etkili polis şefi Mehmet Ağar sahneden silindi uygulayıcılardan bazıları Ergenekon sanığı, bazıları da “itirafçılık” kuyruğunda.  Bir de karşı tarafa bakalım: Evet DEP ortada yok ama DTP hem Meclis’de, hem de belediyelerde var. PKK ise, Abdullah Öcalan’ın yakalanmış olmasına rağmen eylemlerini etkili bir biçimde sürdürüyor. Ve ne gariptir, hâlâ birileri Dağlıca, Aktütün, Güngören, Diyarbakır, İzmir gibi PKK’nın kırsal alanda ya da metropollerde gerçekleştirdiği her terör eyleminin ardından “göze göz dişe diş” sloganlarıyla yeni “topyekun savaş” çağrıları yapıyor. Çiller’in devrettiği enkaz Çiller ve onun akıl hocalarının Türkiye’ye yaptığı en büyük kötülük köylerin boşaltılmasıdır. Bu düzenleme ilk hayata geçirildiğinde PKK’ya çok ciddi darbeler indirildiği kesindir. Dr. Nihat Ali Özcan, doktora tezinden hareketle kaleme al... Devamı

Öcalan'la İlk Görüşen Paşa

2008-10-27 11:34:00

Çocuklar  kullanılıyor.  "Çocuk Hakları Savunucuları"ndan  Tavır Bekliyoruz!Kürt siyasetinin önemli isimlerinden Abdülmelik Fırat, "Derin devlet bitmeden PKK bitmez" dedi.  Ecevit Kılıç'ın röportajıBu hafta Kürt siyasetinin önemli isimlerinden Abdülmelik Fırat'la konuştuk. "Kürtlerin bilgesi" olarak kabul edilen Fırat, tam 58 yıldır siyasetin içinde. Yakın tarihin özeti olarak karşınızda duruyor. Diğer taraftan PKK son dönemde yeniden ses getiren eylemlerine, saldırılarına hız verdi. Ayrıca Güneydoğu'da yeniden sokak olayları yaşanmaya başladı. Bir de İmralı'da tutuklu bulanan Öcalan'ın açıklamaları... PKK ne yapmak istiyor? DTP neden çizgisini sertleştirdi? Öcalan'la cezaevinde görüşen generaller kim? En önemlisi de Ergenekon davasından hareketle derin devlet-PKK ilişkisi söz konusu mu? Çünkü Fırat, yıllardır Öcalan'ın derin yapılarla ilişkisini söylüyordu. Hatta Öcalan, Fırat'ın açıklamaları üzerine bir dönem MİT'le ilişkisini kabul etmek zorunda kalmıştı. * Çıkışından itibaren PKK'nın derin devletle veya istihbaratla ilişkili olduğunu söylüyorsunuz. Sonunda Ergenekon iddianamesinde de PKK'nın Ergenekon tarafından yönlendirildiği bilgisi yer aldı... PKK, derin devlet tarafından kurulmuş bir organizasyondur. Abdullah Öcalan da "Kendimi MİT'ten zor kurtardım" diyor. * PKK'nın derin devletle bağlantısıyla ilgili size gelen somut bilgiler var mı? Ergenekon'da Savcı, bunun üzerinde çalışıyor. Bir şeyler ortaya çıkaracaktır. Savcı, zaten Ergenekon ile PKK'nın ilişkisini ifade etti. * Çok da somut şeyler yok... Öcalan, Ankara'ya geldiğinde MİT'te çalışıyor. Öcalan'ın kendisi de bunu doğruladı. PKK, Kürt meselsinde bir oyundur. Dönemin bir MİT yöneticisi Öcalan ve arkadaş... Devamı

Neden Öldük Komutanım?

2008-10-06 11:33:00

TSK'ya sorular  Taraf ve Vakit'ten Genelkurmay'a sorular: "Aktütün'ün ölü çocukları soruyor. Onlar artık soramaz elbette ama, bu soruyu sormak en çok onların hakkıydı"       Taraf gazetesi Aktütün'de şehit düşen 15 askerin ağzından Genelkurmay'a bazı sorular yöneltti: "Neden öldük komutanım, bizi neden korumadınız?  Aktütün'ün ölü çocukları soruyor. Onlar artık soramaz elbette ama, bu soruyu sormak en çok onların hakkıydı : ... Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanı generaller Meclis'i protesto yerine Aktütün'le uğraşsalardı, biz o gün ölür müydük?  - Komutanım, biz öldükten sonra dün açıklamışsınız gazeteci çağırıp :" Aktütün karakolunun yerini 2009'a kadar değiştireceğiz." Gazeteler ilk kez kafasını azıcık kaldırıp "Yeter artık" demese, bunu yapar mıydınız?  - "İstihbarat eksiğimiz yok" da demişsiniz dün komutanım. Peki 350 kişilik PKK grubunun geldiğini nasıl göremediniz, gördünüzse neden önlem almadınız? Önlem aldığınız için mi öğle vakti göstere göstere saldırdılar?  - Aktütün'ün mayıs ayındaki baskın sonrasındaki halini bilenler vardı aramızda. Gözden çıkarıldığı her halinden belliymiş. Kaçakçılık için yapılmış zamanında ve defalarca basılmış. Burada askeri hata yok mu komutanım?  - O karakol sınırından geçişi önlemek içinmiş komutanım. Oysa PKK Aktütün'ü basmak için sınırı geçiyordu orada. Bunu 1992'den bu yana tam beş defa yaptı. Hepimiz öldük, tam 44 kişi. Siz ise hesap bile vermediniz. Neden?  - Zayiatın büyük bölümü sınır ötesinden açılan ateş yüzünden demişsiniz. Bu zaten her defasında böyle oldu... Devamı

Karakol Yeri Değil Zihniyet Değişmeli

2008-10-06 10:46:00

Prof. Nevzat Tarhan, eski bir asker olarak mevcut komuta kademesinin içinde bulunduğu yanlışlıkları sergiledi. Tarhan, yanlış yoldaki general prototipini anlattı. Kendini aldatma sayın generalim!Dün pek çoğumuz şehit ailelerinin resimlerine bakamadı. Irak sınırı Aktütün köyü terörist saldırısı şehit ailelerine iki defa acı çektirdi, birincisi evlat acısı idi. İkincisi Genelkurmayın açıkladığı parasızlık gerekçesi ile karakolun değiştirilememe nedeniyle çocuklarını kaybetmelerini öğrenmeleri şoku idi.  Gaflet mi dersiniz, özrü kabahatinden büyük mü dersiniz? En azından hiç empati yok. Kendisini Mehmetçiğin yerine koyma kaygısı yok. Orduevlerinin bir günlük masrafı ve Genelkurmayın bir günlük kantin geliri ile beş karakol rahatlıkla yapılırdı.  TSK hiç bu kadar aciz duruma düşmemişti. Cumhurbaşkanı, Başbakan programını değiştiriyor Jandarma Genel Komutanı olay yerine gitme zahmetinde bulunmuyor. Para değil motivasyon azlığı var. Askeri bürokrasi hiç iyi durumda değil. Çocuğu askerde olan vergi mükellefleri demokratik tepkilerini göstermeliler. TBMM’yi göreve çağırmalılar. Çoğu dostum ve silah arkadaşım olan generallere bir şeyler söyleme sorumluluğum var. Çünkü general arkadaşlarım maalesef kendilerini aldatıyorlar. Sayın generalim, golf oynamaya devam edecek misin yoksa kışladan çıkıp halkın değerleri ile barışacak mısın? Bilimsel çözümleri dinleyecek misin? O halde aşağıda yazdıklarımı okumalısın.  Basından öğrendiğimize göre iki orgeneralimiz karakol baskını olduğu saatlerde İstanbul dükalığının zenginleri ile Antalya’da golf oynuyordu. Acaba hemen Karpuzkaldıran kampından işlerinin başına döndüler mi?  Yoksa terörle ilgili bitmeyen senfoniyi... Devamı

Boykot çağrısı

2008-09-25 12:26:00

Sayın Başbakan, medyaya yakışır şekilde yayın yapmayan, muhalefet partisi gibi davranan, abartan, yalan, karalama ve iftiraya pervasızca yer veren gazeteleri almayın diye bir çağrıda bulundu. Bu çağrıyı mutlaka birinin yapması gerekiyordu; tartışılacak konu, bunu Başbakan'ın yapmasının uygun olup olmadığıdır. Bu tartışma başladı, ama o kadar abartıldı, o kadar çığırından çıkarıldı ki, insan ister istemez “maksat üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi” diye sormadan edemiyor. Ben bu tartışmaya girmeden bir Müslüman olarak en azından “Müslümanım, davranışlarımda İslam'ı rehber ediniyorum” diyenlere, ahlak, insaf, vicdan sınırlarını aşan, ideolojik veya ekonomik menfaati için her şeyi mübah sayan, sahip olduğu imkanları (gazete, dergi, televizyon, reklam, sanat…) kötüye kullanan medyayı boykot etmenin farz, onları desteklemenin haram olduğunu ifade etmek isterim.  Müslümanlar evlerine bu çeşit gazeteleri sokmamak ve televizyonlarında uygunsuz kanalları açmamak, izlememek durumundadırlar.  Peki bu çağrı demokrasi ve basın özgürlüğü ile bağdaşır mı?  Demokrasi yalnızca ahlaksızlar için değilse, ahlaklılar için de demokrasi varsa bu çağrı niçin demokrasiye aykırı olsun!  Basın özgürlüğü -bütün diğer özgürlükler gibi- kötüye kullanıldığında elbette sınırlamalar gelecektir. Bunun kanunla ve kararla yapılanı olduğu gibi sivil reaksiyonla, boykotla olanı da vardır.  Bir zamanlar ABD'de bir kanal, Hristiyanları üzen bir dizi yayına başlamış, ilgili sivil kuruluşlar kanala başvurup yayını kesmesini istemişler, kanal aldırmayınca reklam kaynaklarına başvurmuşlar ve “Eğer bu kanala reklam vermeye devam ederseniz sizin firmalarınızı boykot edeceğiz” demişler, firmalar kanalı uyarmış ve yayın der... Devamı

Yarasalar gündüz uçuyor hayra alamet değil

2008-07-04 12:30:00

"Türkiye Cumhuriyeti İlel Ebed Payidar Kalacaktır." Atatürk “YARASALAR GÜNDÜZ UÇUYOR, DEMEK KARANLIKTAKİLERİN DE KEYFİ KAÇTI”  / Mehmet Ali BULUTPazartesi sabahı uyuyamadım. Kalkıp terasa çıktım. Güneş doğdu doğacak. Baktım yarasalar sağa sola uçuşuyor. Bu saatte çoktan karanlık dünyalarına çekilmiş olmalıydılar oysa. Ama hayır, güneş doğmuştu ve yarasalar şaşkın bir şekilde hâlâ uçuşuyorlardı. Kendi kendime “galiba karanlığın da huzuru kalmadı. Bu saatte bu yarasalar uçuştuğuna göre!” dedim. …… İki gün sonra sabah, telefona gelen mesajla uyandım: “Emekli orgeneral Hurşit Tolun gözaltında.” “Haydaaa! Galiba cidden karanlıkların içinde bir şeyler oluyor. Demek birileri karanlığın üstüne ışık tuttu. O yüzden de yarasalar rahatsız oldular” diye düşündüm. Derken bir mesaj, bir mesaj daha... Hakikaten bir şeyler oluyordu. Muazzam bir şeyler.  Düşünebiliyor musunuz, burnundan kıl aldırmayan Kemalistlerimiz, -Atatürk’ü sevdikleri halde- gözaltına alınabiliyor, bugüne kadar benzeri olmamış bir şekilde orgeneraller, hem de ordu evindeki odalarında baskın yiyip alınabiliyor ve Genelkurmay’dan tıs çıkmıyor. Tutuklamaların yapıldığı günden bir iki gün önce bir arkadaş aradı, -sanki ben bilirmişim gibi - Başbuğ ile Erdoğan’ın ne konuşmuş olabileceğini sordu. Ben de şaka olsun diye: -Birbirlerine ‘şah!’ çekmişlerdir. Yakında, filler düşer ve kimin kime ‘şah çektiği’ ortaya çıkar, dedim. Sonra, birbirine şah çektiklerini sandığım bu iki insanın, aynı ülkenin birlikte çalışmaları gereken kurumlarını temsil ettiklerini düşününce içim ürperdi! Birlikte hareket etmeleri gereken i... Devamı

Entelektüel teröristler, uzman müsveddeleri..

2008-06-13 11:33:00

Engizisyon; Batıcıların Bitmeyen Özlemi!    Tanımlamayı Egemen Bağış yaptı: "Analist örtüsü altında profesyonel militanlar…" Yıllardır bu "militan entelektüeller"in Türkiye'nin iç siyasetini yeniden dizayn etmek için yürüttükleri savaşı izliyoruz.   Bir çeşit "entelektüel terör", psikolojik harp, karanlık ve gayri meşru çevrelerin aklama mekanizmaları içindeki rollerini sorguluyoruz. Bu "profesyonel militanlar" gayri meşru güç merkezlerini aklama operasyonunda önemli roller üstlendiler. Dünyanın güçlü kurumlarında konuşuyorlar, güçlü yayın organlarında yazıyorlar, derin güçlerle oturup kalkıyorlar, güvenlik/finans çevrelerinin senaryoları için acımasız bir savaş yürütüyorlar. Akıl almaz tezlerle zihinleri bulandırıyorlar, kirli kampanyalar yürütüyorlar, çirkin tetikçilik örnekleri sergiliyorlar.   Ne gariptir ki, bu isimler Türkiye'de fazla ciddiye alınıyor, el üstünde tutuluyor, ülkenin sırları onlarla paylaşılıyor, ülke bütünlüğü ve vatanseverlik uğruna yollara düşenler onları en güvenilir ortaklar olarak görüyor. Devletin en mahrem kapıları onlara açılıyor. Türkiye kamuoyunun büyük çoğunluğunu ülkenin geleceği için tehdit görenler, onları fişleyenler, izleyenler, kontrol altında tutmak için olağandışı yöntemlere tevessül edenler, ellerine kan bulaşmış, yanı başımızda yüz binlerce insanı katletmiş, insanlık suçlarına bulaşmış, Türkiye'nin geleceğini bile karartacak senaryoları üretenlerin piyasa silahı olan bu isimlerle ittifaklar kuruyorlar.   Kendi ülkesine, insanlarına güvenmeyenler, dünyanın en karanlık odaklarının 's&oum... Devamı

Laiklik Kimin Emridir?

2008-06-12 16:45:00

Hiç kimse Türkiye'den bir zat-ı muhteremin ismini söylemeye kalkışmasın.. Laikliğin, hele de laikçiliğin menbaı Fransa'dır..     /ABDURRAHİM KARAKOÇ'un yazısı...  Laiklik kimin emridir? Hiç kimse Türkiye’den bir zat-ı muhteremin ismini söylemeye kalkışmasın.. Laikliğin, hele de laikçiliğin menbaı Fransa’dır..  Niçin yazıyorum bunları?   Diyanet İşleri Başkanı muhterem Ali Bardakoğlu tekrar tekrar açıklamak mecburiyetinde kalıyor..   Diyor ki: “Başörtüsü Allah’ın emridir!..” Eğer başörtüsünü Recep Tayyip Erdoğan’ın emri zannediyorsanız, vah size.. İddianız baştan sırıtır efendiler.. Laik sistemi korumanıza kimsenin bir itirazı olamaz.. Amma siz laikliği korurken milletin inançlarını dinamitlemeye yeltenmeyin..   Türkiye tehlikeli bir açmazın içinde kıvranıyor.. Laikçilerin emrettiğine mi inansın, Allah’ın emrettiğine mi? Lütfen siyasetçiler bu sahadan ellerini çeksinler.. Boylarına kadar siyasete bulaşmış resmi kurumlar da müdahil olmasınlar.. Çok olmaya başladığınızın farkında değilsiniz.. Çok kişinin kafasında oluşan laiklik kavramı, dinî inançlara alternatif bir sistemin olmazsa olmazı değildir..   Din, insan zihninden uzaklaştırılamaz.. Baksanıza, dünya nüfusunun tamamına yakını mutlaka dine inanıyor.. Din ile, dindarlar ile laikliği çatıştırmak isteyenlerin hepsi siyaset cambazlarıdır.. Şurası unutulmamalı bence: Vura vura, korkuta korkuta, ceza kese kese insanları inançlarından koparırız diyen varsa, aldanıyor..     Sovyetler’i hatırlayın.. Laik değillerdi.. Allahsızlık temeli üzerine kurulmuştu o sistem.. Halk her türlü zorbalığa rağmen teslim olmuş gibi göründü; fakat sistem alaşağı olunca, dinî fil... Devamı

Hukuka saygı sadece AK Parti’ye mi düşüyor?

2008-06-11 12:09:00

    Hukuk; Herkes İçin. Hemen Şimdi. Rahmetli Özal, “Anayasa’yı bir defa delmekten bir şey çıkmaz” demişti. Herkes kıyameti koparttı. Şimdi Anayasayı deldiği söylenen kurum, Anayasa Mahkemesi… Gerekçesi açık; Anayasa’nın 148. maddesi, anayasa değişikliklerini Yüksek Mahkeme’nin sadece şekil açısından inceleyebileceğini emrediyor.  Mahkeme ise, kendisini Anayasa’nın da üstüne çıkararak, “esastan” inceleme yapma yetkisini kendisine tanımış, Anayasa’nın vermediği bir yetkiyi kullanarak iptal kararı verdiğini açıklamıştır…   Özal için kıyameti kopartanlar, şimdi sessiz sedasız izliyor… Herhalde, “Anayasa’yı bir defa delmekten bir şey çıkmaz” demek istiyorlar… ***   Sizi bilmem ama ben karar ilk açıklandığında şöyle düşündüm… Türkiye İran olur-olmaz mı diye tartışadurup, AK Parti’yi suçlayalım, ama dünya kamuoyunda öyle bir duruma düşmüşüz ki farkında bile değiliz… Youtube.com adlı merkezi ABD’de olan video erişim sitesini kapatmışız… Haftalardır siteye mahkeme kararıyla girilemiyor… Nedenini elbette savunacak değilim…   Ama biz bu tür korku duvarlarını ördüğümüz ve bu yasakçı mantıkla devam ettiğimiz sürece dünyada düştüğümüz yer çok acı bir yer oluyor. Youtube.com sitesinin yasaklı olduğu diğer ülke İran çizgisinden başka bir yer değildir… Hadi bakalım şimdi izah edin bu durumu… Bir internet sitesindeki üç-beş dakikalık görüntülerden bu köklü Cumhuriyetin yıkılacağını düşünmek, sadece “kökünden habersiz”lerin işidir… ***   Öyle bir duruma dü... Devamı

Anayasa Mahkemesi'nin Posta Güvercini

2008-06-10 09:58:00

Anayasa Mahkemesi’nin Posta Güvercini Kim?   Haşim Kılıç’ın, gelecekte bakacakları davalar hakkında spekülasyonlara meydan vermemek adına hangi üyenin ne yönde oy kullandığını açıklamayacağını söylediği dakikalarda… Mahkeme içinden bir kuş kanat çırpmış ve kendisinden haber bekleyenlere çoktan ulaşmıştı. Karar ikiye karşı dokuz oyla alınmıştı. Ayrıca…   Dokuz üye “Ya bir parti, anayasa değiştirebilecek çoğunlukla gelir ve iktidar süresini yirmi yıla çıkarırsa?” sorusunu sorunca, şekil yönünden incelemeyi bırakıp bodoslama girivermişlerdi esasa...   Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç itidalli duruşunu sürdüredursun, o açıklama yaparken, içeride yaşanan bu diyaloglar dışarıya sızmıştı bile.  Mahkeme içindeki bu posta güvercini kimdi kestiremiyorum ama haber uçurmak için konduğu yerlerden birini biliyorum; Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilciliği! Nereden mi biliyorum? Gazetenin Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay söyledi. Üstelik yalnız bana değil, tüm ülkeye…   Mahkeme kararının açıklandığı günün gecesinde M. Ali Birand’ın 32. Gün’üne konuk olan Balbay, Anayasa hukukçusu Ergun Özbudun ile kararın gerekçesini tartışırken, kendi iddia ettiği bilginin kaynağını söyleyiverdi; ‘Ben Anayasa Mahkemesi’nden öğrendim’ diyerek…   Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi, başörtüsü kararının verildiği gün Anayasa Mahkemesi’nin içinden kendisine bilgi sızdırıldığını en ufak bir kaygı duymadan söylerken (ki hiçbir gazeteci haber kaynağını açıklama zorunluluğu içinde değildir) bu durumun bir anayasa ihlali olduğunu düşünmemiş olmalı! Anayasada ‘Anayas... Devamı

367 nasıl aşıldıysa bu da aşılır ama...

2008-06-09 11:22:00

    Geçen sene bu tarihlerde Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararını konuşuyorduk; bu sene yine yaz başı gündemini Anayasa Mahkemesi türban kararı oluşturuyor. Ama unutulan küçük bir detay aradan geçen bir senede 367 meselesinin her anlamda tarihe karıştığı gerçeğidir.   27 Nisan muhtırası ve 367 tuhaflığı 22 Temmuz seçimleri ve arkasından gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı referandumu ile tarihe karıştılar; hem 27 Nisan muhtırası hem de 367 kararı doğrudan, Sayın Gül’ün Çankaya’ya çıkmaması içindiler ama bu iki tuhaflık 2007 yazı demokrasi rüzgarının önünden kuru yaprak gibi savruldular.   Türban kararı bence 367’den de tuhaf bir karar; Anayasa Mahkemesi iki maddede gerçekleştirilen anayasa değişikliğini Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen ikinci maddedeki laiklik ilkesine aykırı buluyor.   Bu kararı ve tartışmaları madde numaraları ve hukuk terminolojisi içine hapsetmeden değerlendirmek gerekiyor; reşit, kamu hizmeti üretmeyen yani dış görünüm olarak kamu hizmetinin tarafsızlık ilkesini zedelemesi mümkün olmayan üniversiteli kızların başlarına koydukları bir örtü nedeniyle devletin laiklik ilkesini yani yasama, yargı ve yürütme erklerinin kaynağında değişmez dinsel inançların olmaması gerektiği ilkesini zedelediklerini düşünmek gerçekten inanılabilir bir durum değildir.   Türkiye demokrasisi 27 Nisan ve 367 tuhaflıklarını aştığı gibi bu matematiksel tutarlıktan ve saydamlıktan yoksun kararı yine demokrasi ve daha çağdaş bir hukuk devleti zihniyeti ile aşacaktır, buna kimsenin kuşkusu olmasın.   * * *   Ancak; 27 Nisan ve 367 tuhaflıklarının aşıldığı gibi bu son kararın da aşılması TBMM ve içinden çıkan yürütme erkinin kamusal yaş... Devamı

Ordu, yargı, CHP

2008-06-07 15:44:00

    "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir." Ama "Kayıtlı Şartlı Olarak da Yargınındır."   ANAYASA Mahkemesi’nin kararını alkışlamak veya eleştirmek mümkün. Ama kurumlara ve topluma yön veren tarihsel dinamiklere bakmak daha ufuk açıcıdır. Bu açıdan gözüken gerçek, ordu, yargı ve CHP’nin rejim konusunda benzer önceliklere sahip bir “tarihsel blok” oluşturduklarıdır.   Celal Bayar’ın Kayseri Cezaevi Günlüğü‘ne yazdığı 26 Ekim 1963 tarihli not ilginçtir: “Anayasa Mahkemesi, ‘Yassıada Divanı’nın biraz daha mutedil devamından başka bir şey değildir...” Bayar notlarında Yassıada’daki hukuk anlayışının Yargıtay’a da hâkim olduğunu yazar. Yassıada’daki İhtilal Mahkemesi’nin Yargıtay hâkimlerinden oluştuğunu, İhtilal Mahkemesi’nin Başkanı olan Salim Başol’un Anayasa Mahkemesi üyesi yapıldığını hatırlatır. Hakkında devam eden davalarda adalete nasıl güvenebileceğini sorar! (Sf. 151)   İlginçtir, o zaman Yargıtay, Celal Bayar’dan “Sayın” diye bahseden Zafer gazetesi yazarının mahkûm edilmesini onaylayacaktı! Anayasa Mahkemesi de 27 Mayıs’ı eleştirmeyi suç sayacaktı! (K: 1963/83)   ‘Tarihsel blok’ Bugünkü Türkiye’de ordu, yargı ve CHP arasında organik bir ilişkiyi vehmetmek bile zırvadır. Ama dünya görüşü ya da rejime ilişkin öncelikleri bakımından bu üç kurum arasında önemli fikri örtüşmeler var. Tarihten geliyor bu... Bundan başka bir “tarihsel blok” daha var: Terakkiperver ve Serbest Fırka’dan Demokrat Parti’ye, Adalet Partisi’ne, Özal’ın ANAP’ına, bugün AKP’ye uzanan ve halka dayanan, liberallerin de desteklediği bir tarihsel blok. Özelleştirme ... Devamı

Ya bunları yargılayın, ya da Meclis'i kapatın!

2008-06-07 15:39:00

Kim, ne derse desin; bütün söylemlerin vardığı ortak nokta, Anayasa Mahkemesi'nin 9 üyesi tarafından verilen "karar"ın, daha doğrusu yaptıkları "yorum"un, bir "Yargı Darbesi" olduğudur...   Bu, öyle bir “yargı darbesi”dir, öyle bir “cüppeli kalkışma”dır ki, “367 kararı” bile bu son kararın yanında “solda sıfır” kalır!.. Bu karar, “AK Parti’nin kapatılması” yönünde verilecek bir karardan bile daha önemlidir!.. Kaldı ki; bu saatten ya da bu karardan sonra “AK Parti’nin kapatılması”nın veya “açık tutulması”nın hiçbir önemi yoktur!..  Çünkü; varlık sebebi; “özgürlük”leri genişletmek ve “demokrasi”yi hakim kılmak olan bir partinin “varlık sebebine darbe” indirilmiştir!..  Bu “ucube karar”dan sonra; AK Parti’yi “açık tutsalar” ne farkeder, “kapatsalar” ne farkeder!..  Çünkü ortada ne “hukuk” kaldı, ne “demokrasi” ve ne de “milli irade!”   9 ÜYE DERHAL YARGILANMALIDIR. Bir defa daha ortaya çıktı ki; Bu milletin AK Parti’ye verdiği 16 milyon küsur oyun, MHP’ye verdiği 5 milyona yakın oyun, “yargı”nın gözünde hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur!.. Anayasa Mahkemesi’nin 9 üyesi; “başörtüsünün serbestliği”ne karar veren “Meclis’in 411 milletvekili”ne ve “başörtüsüne özgürlük” isteyen “21 milyon vatandaş”a, bir başka ifadesiyle, “Türkiye’deki iki kişiden biri”ne demiştir ki; “Siz ne derseniz deyin, önemli olan benim ne dediğim!.. Sizin ne istediğinizin hiçbir önemi yok!..  Önemli olan benim ne istediğim!” Ve, önceki gün kararlarını açıkladılar: “Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde yapılıp, başörtüsüne özgürlük getiren değişiklikler, laikliğe aykırıdır!”   Hemen söyleyelim; Anayasa Mahkeme... Devamı

İşte herşey bu toplantıda başladı

2008-06-07 11:11:00

"Bazı durumlarda hukukun askıya alınmasında bir zarar yoktur"   Tarih 15 Şubat 2008. Atatürkçü Düşünce Derneği Kadıköy Şubesi, "Hukuk ve Siyaset Okulu" programı düzenledi. Toplantıda Sabih Kanadoğlu başta olmak üzere Mümtaz Soysal ve emekli Org. Şener Eruygur yönetici olarak yer alıyordu. '% 97 alsan bile bu dava açılır'    ALİ AKKUŞ'un haberi....  Sabih Kanadoğlu başta olmak üzere Mümtaz Soysal gibi isimlerin katıldığı programda emekli Orgeneral Şener Eruygur yönetici olarak yer alıyordu. Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği adına Birol Başaran öyle bir konuşma yaptı ki, salonda bulunan herkes dakikalarca ayakta alkışladı: "Hukuk dışına çıkılacağı günler geliyor diye düşünüyorum. Bazı durumlarda hukukun askıya alınmasında bir zarar yoktur diye düşünüyorum." O gün, bu sözleri, 'bir marjinalin hezeyanları' olarak görmeyenler gelinen süreci daha iyi okuyabiliyor.   Darbe, demokrasinin rafa kaldırılmasıdır. Dolayısıyla darbeciler önce Meclis'i kapatarak işe başladı. Halk yıllarca 'darbecileri neden fark edemediniz' diye sordu. Süleyman Demirel gibi isimler bu konuda hep başkalarını suçladı. Artık devir değişti. Brifingler eşliğinde postmodern darbeler yapılıyor. Bu süreçte yaşanan her şey canlı yayınlar önünde gerçekleşiyor. Meclis'i ve hükümeti 'sandık dışı' yöntemlerle yıkmak isteyenler kendilerini saklama gereği duymuyor. Neyi nasıl yapacaklarını açık açık söylüyorlar.   Doğu Silahçıoğlu emekli bir asker. Kapatma davasından önce, 3 Şubat 2008'de Cumhuriyet gazetesinde şunları yazdı: "Anayasal kurum ve kuruluşların da desteğinde, halkın geniş katılımıyla bir 'ulusal cephe' oluşturulmalı ve AK Parti hükümeti en kısa sürede iktidardan uzaklaştırılmalıdır!.'...   Bugün için yanıtı bulunması gereken soru; AKP'nin yönetimden nasıl uzaklaştırılacağıdır!.. ... Bunu gerçekleştirebilmek için kuramsal olarak üç temel yöntem mevcuttur!.. Bunlar; 'si... Devamı