Garip Bir "AŞK" Öyküsü!...


Mağdure Aytaç KILINÇ

Danıştay saldırısının 'öteki' mazlumu

Danıştay’ın tartışmaların odağına yerleşen anaokulu müdürü Aytaç Kılınç, ilk kez konuştu: "Tertemiz davamı kirletip, beni iki kat mağdur ettiler.” dedi. Danıştay İkinci Dairesi, 8 Şubat 2006’da beklenmedik bir karara imza atar. Mustafa Birden başkanlığındaki daire, Aytaç Kılınç isimli anaokulu öğretmeninin okula gidiş-gelişlerde başörtüsü taktığı için Gölbaşı Bayrak Garnizonu Anaokulu’na müdür olarak atanmasının sakıncalı olduğuna hükmeder. Hukuk, siyaset ve medya tarafından eleştiri oklarına hedef kalan İkinci Daire üyeleri, karardan üç ay sonra Alparslan Aslan’ın silahından çıkan kurşunların hedefindedir. 17 Mayıs 2006’da gerçekleştirilen saldırı ilk başta öğretmen Kılınç’ın başörtüsüne bağlanmaya çalışılsa da bu olay Türkiye’yi derinden sarsan birçok gelişmeyi de beraberinde getirir.

 

Saldırıda üyelerden Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybeder. Mustafa Birden ve 3 üye yaralı olarak kaldırılır hastaneye. Terör örgütü Ergenekon ile bağlantısı sonradan ortaya çıkan saldırgan Alparslan Aslan ise cezaevine gönderilir. Sabah saatlerinde Başkent’in merkezinde yaşanan bu olay geride birçok soru işareti bırakır. Ve o soruların muhatabı olarak tek bir hedef, tek bir sebep gösterilir kimi çevrelerce: “Aytaç Kılınç’la ilgili başörtüsü kararı.”

 

Dışarıda taktığı başörtüsü sebebiyle okul müdürlüğü yapması engellenen, atandığı ve iki kez mahkeme kararıyla geri döndüğü anaokulunun yüzünü bile göremeyen, her gidişinde başı açık olduğu hâlde okula alınmayan o öğretmen, hiç istemediği olayların odağında bulur kendini. Önceleri anlamaya çalışır başına gelenleri. Ancak her tayin edilişinde, karşılaştığı her zorlukta aynı şey telaffuz edilir yüzüne: “Paşa çok kızıyor! Paşa böyle istiyor! Paşa’nın emri bu!..” Sonrasında ise kötü bir oyunun içinde olduğunu anlar. Kılınç, “Bu saldırının bireysel bir şey olmadığını, organize bir iş olduğunu o gün hissetmiştim.” diyor. Şimdilerde idarecilik görevi elinden alınsa da Ankara’nın ilçelerinin birinde öğretmenliğe devam ediyor. Her gün kilometrelerce yol gidip geliyor. Ve olayların hedefindeki isim ilk kez konuşuyor.

 

“BAŞÖRTÜSÜ YÜZÜNDEN ÇOK DAYAK YEDİM”

Kılınç, 15 yıllık öğretmenlik hayatını, müdür olarak atanması üzerine yaşadığı sorunları, görev yerinin 9 kez değiştirilmesini, başörtüsü yüzünden yediği dayakları ve yakında çıkacak kitabını anlattı.

 

Aytaç Kılınç, Selanikli bir baba ve Vanlı bir annenin iki kızından küçüğü. 1969 Antalya doğumlu. İlk, orta ve liseyi orada okur. Tek hayali, çocukluğunda etrafına toplayıp ders anlattığı çocuklara bir gün gerçek öğretmenlik yapmaktır. Kız meslek lisesi çocuk gelişimi bölümünü bitiren Kılınç dereceyle Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Bölümü’nü kazanınca bu hayalini kısa süre sonra gerçekleştirir. İslam’a olan ilgisi ise lise yıllarında ortaya çıkar. Aldığı kitaplar, yaptığı araştırmalar sonrasında öğrenmeye başlar dinini. Öğrendikçe daha bir sarılır. Üniversite birinci sınıfa gelince başörtüsü takmaya karar verir: “Aile içerisinde iki kültürü bir arada yaşamıştık; ama din anlamında herhangi bir eğitim almadım. Başörtülü kimse yoktu ailede. Yurtta kalırken hafta sonları çıkıp kitap alıyordum. Aldığım kitaplarda kafamdaki soru işaretleri cevabını buluyordu. Ve sonunda örtünmeye karar verdim.”

 

Başını örtmeye karar verdiğinde 18 yaşındadır Aytaç. En fazla Kur’an-ı Kerim’in mealinden etkilenir. Sadece başörtüsü değil, yaratılış, var olma, insana verilen değer de etkiler onu. O dönemler üniversiteye başörtüsüyle girilmesi, sorunsuz bir öğrencilik geçirmesini sağlar. Ancak inancı gereği taktığı bu örtü, ailesinin tepkisine sebep olur: “Annem doğudan gelmiş, ama batı kültürünün etkisinde kalmış. Onun ısrarıyla babam üniversiteden kaydımı aldırmaya geldi. Başörtülü olduğum için çok dayak yedim. Annem ‘Senin gibi kızım yok! Senden utanıyorum’ bile diyordu.” Ailesi okuldan almasın diye onların yanında başını açar; ancak üniversitede kapatmaya devam eder. Zamanla Aytaç’ın kitaplarını okuyan ablası ve annesi de etkilenir. Önce ablası, sonra annesi kapatır başını.

 

Okul bitince yeterlilik sınavına girer. İlk görev yeri Bitlis’in Adilcevaz ilçesidir. Beş yıl görev yaptığı yerde ilçede sıkıntı yaşamaz. Başörtüsüyle gidip gelir okula. Görevdeyken açıktır başı. Ne öğretmenler ne veliler ne de halk karışır ‘okul dışındaki’ örtüsüne. İkinci tayin yeri Ankara Altındağ’daki Atam İlköğretim Okulu’dur. Müdür yardımcılığı gibi birçok görevde bulunur. Öğretmenlik hayatının sekiz yılı böyle geçer.

 

MÜDÜR OLARAK ATANINCA PAŞA KIZAR…

Yöneticilik sınavlarına giren Kılınç üçüncücükle kazanır müdürlük sınavını. Evi Gölbaşı’nda olduğu için idarecilik yapabileceği tek okul Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı Gölbaşı Bayrak Anaokulu’dur. O dönemki yönetmeliğe göre, müdürlük yapacağı okulda branşının olması gerekmektedir. Aytaç Hanım’ın branşı çocuk gelişimi olduğu için ya kız meslek lisesine ya da anaokuluna müdür olarak atanacaktır. Bayrak Anaokulu’nun müdür kadrosu boş olduğu için buraya tayin edilir. Bu okulun önemi ise Genelkurmay Elektronik Sistem Komutanlığı’nın (GES) içindeki Bayrak Garnizonu’nda yer almasıdır.

 

Kararnamesini eline alan Kılınç, bir an önce göreve başlamak için okulun yolunu tutar. Ve her şey burada başlar: “Okul Gölbaşı’na 20 kilometre uzaklıktaydı. Askerî bir bölge olduğu için okula yaklaşmadan önce başörtümü çıkarıp torpido gözüne koydum. Görevli, ruhsat ve ehliyetimi istedi. Elimi cebime attım, baktım ehliyetteki fotoğrafım başörtülü. Sıkıntı çıkmasın diye sadece ruhsatımı verdim.”

 

Bir süre sonra okulun hizmetlisi ehliyeti de istemek için geri gelir. Aytaç Hanım ona ehliyetini göstererek: “Sen buranın yapısını biliyorsun, sorun olur mu?” diye sorar. Hizmetli: “Burası gâvur memleketi mi hocam!” der ve kimliği içeri götürür. Ancak gidiş o gidiş, kimliği bir daha gelmez.

 

PAŞA ÇOK KIZDI, GİREMEZSİN!

Mesai bitimine kadar kapıda bekleyen Kılınç, kimliğinden dolayı içeri alınmayacağını anlar. Kapıdaki nöbetçi askere ne yapması gerektiğini sorduğunda, sağlık raporu, ikametgâh ve sicil kaydını alıp bir gün sonra gelmesi söylenir. Kılınç, evrakları tamamlayıp ertesi gün tekrar gider okula. Ancak yine kapıdan içeri alınmaz. Bunun üzerine Kılınç, okula girmesini engelleyen komutanla görüşmek istediğini belirtir; ama verilen emir doğrultusunda geri gönderilir: “İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü’ne gittim. Fakat ben gelmeden haber ulaşmış. Müdür odasına beni çağırarak, ‘Senin ne işin var orada, ne yapmaya çalışıyorsun?’ diye bağırmaya başlar. “Ben o okulun müdürüyüm. Tayin oldum ve göreve başlamak için gittim. Başörtülü gitmedim, kimliğimden dolayı bunu bana yaptılar.” diye cevap verir Aytaç öğretmen. Ancak karşılığında ‘Paşanın çok kızdığı, bir daha oraya gitmemesi gerektiği’ cevabını alır.

 

Aytaç Kılınç, o dönem yaşadıklarının hem sağ hem sol kesimler ve medyada yanlış aksettirildiğini belirtiyor. Kimi ‘askerin direncini kırmak istiyor’ demiş, kimi de, ‘keşke başörtülü gitmeseydi!’ diye yorumlar yapmış: “Ben zaten başörtüyle çalışmayacaktım. 28 Şubat sürecinden beri artan başörtüsü hassasiyetinin farkındaydım. Beni onlar başörtülü görmedi, 10 yıl önceki kimliğime göre değerlendirdiler. En çok buna üzülüyorum.” Çaresiz kalan Aytaç öğretmen bu sefer soluğu Gölbaşı Kaymakamı’nın yanında alır. Kışkırtıcı bir şey yapmadığını, okula müdür olarak atandığını; ama kimliğinden dolayı içeri alınmadığını anlatır. Kaymakam hemen telefona sarılarak Garnizon Komutanı’nı arar. Yanında kılık kıyafet yönetmeliğine uygun, sınavı kazanmış bir öğretmenin bulunduğunu ve kendisine kefil olduğunu söyler. Ancak Garnizon Komutanı Kaymakam’ın suratına kapatır telefonu. Kaymakam durumu hissettirmez; Aytaç Hanım’a biraz beklemesini, belki başka okula görevlendirilebileceğini söyler.

 

OKULUN HUZURUNU BOZDUNUZ!

Kısa süre sonra Aytaç Hanım hakkında ‘Paşa istedi’ gerekçesiyle ilçe millî eğitimince bir soruşturma açılır ve ifadesi alınır. Soruşturma raporu eline ulaştığında ise neye uğradığını şaşırır: “Devlet memurunun itibar ve güvenini sarsacak nitelikte davranışta bulunduğunuzdan, kurumun huzur ve sükûnunu bozduğunuzdan dolayı aylıktan kesim cezası aldınız! Kıbrıs köyüne tayin edildiniz. İdarecilik ve yöneticilik göreviniz elinizden alındı!”

 

Girmediği, yüzünü bile görmediği ve başörtüsü takmadığı bir okulun huzurunu nasıl bozduğu, devlet memurunun itibarını nasıl sarstığı soruları uzun süre kafasını meşgul eder. Ancak Ankara’nın bir ucundan diğer ucuna yapılan tayini kabul etmekten başka çaresi yoktur. Atama yönetmeliğinde ‘Eş değer başka bir okula müdür olarak atanır’ dendiği hâlde Kılınç, anaokulu bulunmayan başka bir okulda öğretmen olarak görevlendirilir. Gittiği okulda ilkokul birinci sınıfların dersine girer. Fakat okula sınıf öğretmeni atanınca adres olarak bu kez Cebeci Kız Meslek Lisesi gösterilir. Aytaç Kılınç bir yandan görevine devam ederken diğer yandan da hakkını aramak için İdare Mahkemesi’ne işlemin iptali talebiyle dava açar. Ankara 6. İdare Mahkemesi de atama işlemini iptal eder (2002). Aytaç öğretmen, böylece tekrar Bayrak Anaokulu’na tayin edilir.

 

Garnizon kapısında yine aynı engelle karşılaşacağını bildiği için önce ilçe millî eğitime gider. Ancak mahkemeyi kazandığı hâlde atandığı okula gönderilmez. Gerekçe ise tanıdıktır: “Paşa mahkemeyi kazandığınızı biliyor; ama ‘gelse de almayız’ dedi. O yüzden burada görev yapacaksınız.” Sıkıntı yaşamamak adına kabul eder bu durumu.

 

Kendisine hiçbir görev verilmediği için ilçe millî eğitimin koridorlarında mesaisini doldurur. Daha sonra gezici öğretmen kadrosuna alınarak iki yıl her gün farklı okullarda çalışır.

 

Okul müdürlüğüne atanıncaya kadar görevine sorunsuz devam eden Kılınç, müdür olduktan sonra kınamadan kıdem durdurmaya kadar tüm cezaları almakla kalmayıp, hakkında sivil polisler tarafından bilgi de toplanır. Kılınç’ın komşularına, görev yaptığı okullardaki arkadaşlarına, evine başörtülülerin gelip gelmediği, dışarıda başörtüsü örtüp örtmediği, hangi gazeteleri okuduğu yönünde sorular sorulur.

 

MAHKEME KARARI BOZUNCA…

Bu sırada belli bir görevinin olmaması, mesleğini yapamaması canını sıkar. Yetkililer, biraz daha beklemesi gerektiğini söyler. Fazla zaman geçmeden de bekletilmesinin sebebi anlaşılır. Bölge İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı verir ve öğretmen olarak tekrar Kıbrıs köyüne gönderilir: “Psikolojim çok bozulmuştu. Öğrenciler ilköğretimde oldukları için bu olayları bilmiyorlardı; ama öğretmen arkadaşlarımın hepsi bana haksızlık yapıldığını düşünüyordu. Hatta boş olduğumda öğrencilerden kopmamam için kendi derslerine girmemi istiyorlardı.”

 

Ne var ki Aytaç öğretmenin çilesi bununla bitmez. Mahkeme daha sonra esastan verdiği kararla idareciliğe dönmesini söyler. Ancak Kılınç, nasıl olsa kararın bozulacağını düşünerek idareciliğe dönmez: “Sonradan öğrendim ki esastan verilen kararı bozma yetkisi yok. O yüzden görevi iade ediyor. Ta ki karar Danıştay’a gidinceye kadar.”

 

Kılınç, mahkemenin verdiği kararla tekrar ilçe millî eğitimin yolunu tutar. Karar esastan verildiği için artık zorluk çıkarılmayacağını düşünür. Ancak o meşhur ‘Paşa istemiyor’ cevabı yine duvar gibi karşısındadır. Odasız, görevsiz, tanımsız bir şekilde çalışır. Üç yıl sonunda yönetmeliğe göre kadrosu okul müdürü olduğu için tayin isteme hakkına sahiptir ve herkes rahatlasın diye tayinini Keçiören Sevgi Anaokulu’na ister. Orada da sıkıntılar peşini bırakmaz: “Sanki birileri görev yapmamamı, sürgün hayatı yaşamımı istedi. Hiçbir zaman ‘gelen ağam giden paşam’ demedim. Kötü giden birçok şeyi ortaya çıkardığım için kıdem durdurma cezasıyla görevden alınıp Sancaktepe İlköğretim’e tayin edildim.”

 

Yaşadığı bunca şeyden sonra artık Danıştay’dan çıkacak kararı bekler öğretmen Kılınç. Ve 8 Şubat 2006 günü o tarihî karar çıkar. Danıştay, ‘okula gidiş gelişlerinde başını örten bir öğretmenin’ anaokuluna müdür olmasını öğrencilere kötü örnek olacağı gerekçesiyle sakıncalı bulur. Daire, yasakçı projektörlerini okulun dışına, sokağa çevirerek, “Eğitim bir şekilde okul dışında da süren bir olaydır… O nedenle öğretmenin dışarıda başını örtmesi de laikliğe aykırıdır!” der. Karar açıklandığında okuldadır Aytaç Hanım. Annesinin telefonuyla alır haberi. Böyle bir karar beklemediği için şaşırır, üzülür, yıkılır.

 

Yargının bu konuyu iyi inceleyeceğini düşünür; ama karar böyle çıkmıştır. Gazeteciler, televizyoncular uzunca bir süre meşgul eder hayatını. Bir süre konuşmamayı, olayları seyrine bırakmayı ister. Nitekim de öyle yapar. ‘Yargının kararına saygılıyım’ dışında hiçbir açıklama gelmez ondan. Fakat 17 Mayıs günü Danıştay İkinci Dairesi üyelerine sıkılan kurşunlar, belki de en çok onu yaralar: “Yine annemden aldım haberi. ‘Kızım televizyonu aç, senin hâkimleri vurmuşlar’ dedi.” Ambulans sesleri, açıklamalar, isminin, görüntüsünün ekranlarda saatlerce geçmesi kazınır hafızasına. Ancak Mustafa Birden’in sedyede elini başının üzerine koyduğu o görüntüsü babasını hatırlatır: “Olaydan 2-3 yıl önce babam felç geçirmişti. Babamın saçları, tipi Mustafa Birden’inkine benziyordu. Ben onu gördüğümde ‘babam’ dedim.”

 

HASTANEYE GİTMEYİ ÇOK İSTEDİM

Geçirdiği şokun ardından yaralıları hastanede ziyaret etmek ister. Kimse ölmesin diye saatlerce dua eder. Fakat ne hastaneye gidebilir ne de ölümün önüne geçebilir. Bir kişinin öldüğü, dört kişinin yaralandığı bu saldırı, ona göre basit bir saldırı değildir: “Bir saptırma olduğunu anladım. Bu saldırıyı yapan kişiyle uzaktan yakından tanışıklığım yok. En az Mustafa Yücel Özbilgin kadar mazlumdum. Bu saatten sonra ben de hedeftim, davam da. Tertemiz davamı kirlettiler. Mağduriyetim iki kat arttı.”

 

Uzunca bir süre evden çıkamaz Kılınç. Suçluluk psikolojisi olmadığı için olayları anlamaya çalışır. Bu saldırıyla tarafsız yargılanma hakkının elinden alındığını düşünür. Sadece 10 yıl önce çektirdiği başörtülü fotoğrafı dolayısıyla başına gelmeyen kalmamıştır. Olaydan üç gün sonra babasını da kaybeder. Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda hem babasına hem Özbilgin’e dua eder.

 

Aytaç Kılınç yaşadıklarına rağmen ne ülkesini ne de mesleğini bırakmış. ‘Sil baştan’ diyerek yine hayata tutunmaya çalışıyor. Öğrencileri, ailesi ve 17 yaşındaki oğlu onu ayakta tutan sebepleri. Ergenekon davasının bir an önce sonuçlanmasını ve Danıştay olayının müsebbiplerinin ortaya çıkmasını istiyor. Bir ay sonra yayımlanacak kitabında yaşadıklarını anlatan Kılınç, kitabın ismini ise şimdilik söylemiyor. Başörtülü öğretmenlik yapmadığını ısrarla dile getiren Kılınç, meseleyi basit bir müdürlük gibi algılayanlara şöyle sesleniyor: “Ben kendimi sakıncalı biri olarak görmedim. Askeriyeyi sivilden ayrı görmüyorum. Devlet memuruyum; belki o paşadan fazla millî manevi değerlere bağlıyım. Kendimi ‘öteki, beriki’ diye görmüyorum. Bu sadece bir müdür olma mücadelesi değil, bir insanın var olma çabası.”

 

BÜTÜN BUNLARDA O PAŞANIN ETKİSİ VAR

Aytaç Kılınç, gittiği her okulda kendisiyle ilgili bilgilerin daha önce müdürlere iletildiğini görür. Gözler hep kendi üzerinde toplanır. Sürekli ‘takip ediliyorum’ hissi yaşar… Bütün bunların kaynağı ise çok sık duyduğu ‘Paşa istemiyor’ cevabının arkasındaki isimle aynıdır. Peki, bu paşa kim? Kaynaklara göre, o dönemin Garnizon Komutanı Tuğgeneral M.E. Bu isim aslında hiç yabancı değil: Gizli konuşma kaydı video paylaşım sitesi Youtube’a düşen ve sonrasında emekliye sevkedilen paşa. Aynı general, sınır ötesi operasyonunun başlamasından bir gün önce TSK’nın ileri sürdüğü kadar PKK’lı terörist öldüremediğini söylüyordu. Genelkurmay’ın güvenlik düzeyi en yüksek birimlerinden biri olan ve kriptolu bilgilerin derlendiği komutanlığı yöneten generalin konuşmalarının nasıl kaydedildiği ve sızdığı konusunda açıklama yapılmamıştı. Ancak olaydan kısa bir süre sonra paşa Yüksek Askeri Şura kararıyla emekliye sevkedildi.

/Aksiyon

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !