Tarihte Türklere Yapılan Katliamlar -III


OTURUM BAŞKANI- Evet, Sayın Özdemir'e teşekkür ediyoruz, aslında nereden kalktık, nereye geldik diye insan düşünmeden edemiyor, çünkü geçenlerde bir TRT İNT'te toplu tartışmadaydık, bir genç arkadaşımız; "Neden korkuyoruz, bir Kürt devleti kurulsun, ne olur ki, başımıza ne gelir ki? Ermenistan da kurulurken aynı korkuyu yaşadık, hiçbir şey olmadı" Evet, Lozan'da böyle bir tavır var ve Lozan sırasında büyük Atatürk'e soruyorlar, "Siz, bağımsız bir Ermenistan kurulmasına karşı mısınız?" diyorlar. "Hayır, sınırlarımızın dışında kurulacak olan bir Ermenistan'ı saygıyla karşılarız" diyor. O zaman Türkiye'nin ipleri büyük Atatürk'ün elinde. Şimdi bir de geldiğimiz noktaya bakın, yavaş yavaş Kürt devletinin kurulmasını toplumda kabul edilebilir göstermeye yönelik, birtakım televizyon kanallarında yönlendirmeler başladı; çok uyanık olmak durumdayız diye düşünüyorum. Tabii eğitim sistemimizde çok büyük açıklıklar var. Hep, "Aman uzlaşmaz toplum görünümüne girmeyelim, o üzülmesin, bu süzülmesin" derken geldiğimiz nokta bu.

 

Sadece Ermeni meselesi değil. Bugün üniversitede sorunuz, yabancı literatüre girmiş olan bir kesfion doryon diye uluslararası sorun var. Doğu sorunu, Şark meselesi. Sorun bakalım, üniversiteli öğrencilerimizden kimler biliyor, nasıl biliyorlar, ne anlıyorlar? Çeşitli zamanlarda sorduğunuz zaman; "Doğu, Güney, Güneydoğu ve Doğu Anadolu'daki ağalık sistemi falan" deyip, kestirip atıyorlar. Böylesine Batı'dan bize yönelik olan ve devam da edeceği, artık bütün göstergeleriyle ortaya çıkan uluslararası projeler karşısında toplumu bilinçlendirmezsek, yarın hazırlanacak tuzaklara çok çabuk düşeriz.

 

Evet, sözü değerli bir Büyükelçimize, bir başka Büyükelçimize; emekli Büyükelçimiz Sayın Bilal Şimşir'e veriyorum. Kendisinin bir de başka unvanı var, tarihçi kişiliği de var, çünkü yerli-yabancı arşivlerdeki çalışmaları ve yayınlarıyla tanınıyor. Ben hemen sözü kendisine bırakıyorum.

Buyurun Sayın Büyükelçi.

 

BİLAL ŞİMŞİR (Emekli Büyükelçi, Tarihçi)- Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Hemen unutmadan söyleyeyim: Atatürk 1925 yılında kayınpederi Muammer bey'e bir aile sohbetinde "Son 10 yılda, -yani 1915'den,1925'e kadar kastediyor- Türk milleti 8 milyon telefat verdi" Bu sözleri İzmir'deki İngiliz Konsolosun kulağına gidiyor, ben de İngiliz belgelerinden öğreniyorum. -bu belgeyi, İngiliz belgelerinde Atatürk diye benim 8 ciltlik bir kitabım var, onun 5'inci cildinde var- Sayın Büyükelçi Aktan gayet yerinde bir saptamayla "Bu iş Balkanlar'da ve Kafkaslar'da başladı, sonra Anadolu'ya kaydı" dedi, yani Türklere karşı yapılan katliamlar.

 

Buna, ben de şu eklemeyi yapayım: Bu işin temelinde milli devlet felsefesi yatıyor. Durup dururken katliam yapılmıyor. Bir milli devlet felsefesi var, bu milli devlet felsefesinin en basite indirgenmiş şekli; "Her milletin, etnik toplumun bir devleti olacak. Her etnik milli devlet içinde yalnız bir millet olacak" Yani Yunanistan kurulursa yalnız Yunanlılar olacak. Böyle olunca, yani bu radikal görüş böyle olunca; oradaki Türkler'e ya yok olmak, ya def olmak düşüyor. Başka yolu yok.

 

Balkanlar'da bunun uygulaması, bunun çok acıklı uygulanması oluyor ve Yunan ayaklanmasıyla Mora'daki 1821'de başlayan Yunan ayaklanmasıyla -onlar bağımsızlık savaşı diyorlar- başlıyor ve çok feci bir şekilde katliamlar yapılıyor. Orada yeterince askerimiz yoktu ve bizim halkımız küçük küçük kalelere sığındılar ve teker teker o kalelerden anlaşmayla teslim alındılar ve teslim alınır alınmaz hepsini katlettiler. Mora'nın merkezi Treephollyche şehriydi. Treephollyche'de o tarihte 1821'de 35 bin Türk vardı, anlaşmayla teslim oldular. Çünkü aylarca aç kaldılar ve teslim oldular, hatta teslim almak için şu şantajı da yaptılar: Kalenin önünde bizimkilerin, kalenin içindeki olanların görebileceği yerde, "Teslim olmazsanız hepsini öldüreceğiz" diyerek, teker teker 60 Türk'ü öldürdüler. Bu manzaranın yanında 400 tane de Avrupalı subay var. Yunan ayaklanmasını, biz yalnız Yunanlılar yaptı zannediyoruz.

 

Bütün Avrupa'dan Helenler, Fil Helenler, dalga dalga para yardımı, subay yardımı, asker yardımı gönderdiler. Şu kitap "Drees my that grease my steel be free" bu söz, İngiliz şairi Byron'un bir şiirinden alınmıştır. Byron, Yunan ayaklanmasına katılmıştır ve orada hastalıktan ölmüştür. Bunu yazan da gene bir Yunan dostu Flalen'dir, fakat bunun içinde Türk katliamlarına dair korkunç, tüyler, ürpertici şeyler vardır. Mesela 9 Ekim 1821'de Treephollyche teslim alınıyor, aynı gün 10 bin kişi katlediliyor. Zenginler bir tarafa ayrılıyor, onlardan hayatlarına karşılık servetlerini, paralarını alma hesaplanıyor ve bir kısmı "servetini nereye sakladın" diye işkenceyle öldürülüyor. Bir kısmı kurtulmayı başarıyor, Hamdullah Suphi Tanrıöver'in sülalesi bunlardandır. Suphi Paşa'nın sülalesi, bu para karşılığı canlarını kurtarmış olanlardandır. Mısır'a gidiyorlar, Mısır'dan İstanbul'a dönüyorlar, canlarını kurtarıyorlar.

 

Bu, bütün kasabalarda böyle devam ediyor. Navarin Ağustos 1921'de teslim alınıyor ve katlediliyor. Bilmem Patras, Eğriboz, Zeytin, Lepantof vesaire, say say bitmiyor. Mora'nın doğusunda upuzun bir ada vardır. Eğriboz adası, şimdi buna Rumlar Kalkis Adası diyorlar, Venedikliler de Negroponte diyorlardı. Bu ada silme Türk adasıydı, hepsi katledildi. Bu katliamları ve bunu Avrupalılara gülerek anlattılar; "Türkler nerede kaldı? Ay, Türkleri yuttuk" diye. Ben Tuna vilayeti Türklerindenim, Şumnu sancağındanım. 1877-1878 savaşında benim dedem Tuna cephesinin Karahasanköy muharebesinde şehit düşmüş. Onun kızı, babaannem; 8 yaşında öksüz, yetim kalmış. Ben onun şeylerini dinledim, kulaklarımda hâlâ çınlıyor. Mesela bir olay; bizim o bölgeden yaklaşık 50 küsur köy, Ruslar gelirken göçe kalkışıyorlar, Ruslar Ziştoy'dan giriyor, batıdan, bizim mıntıkaya göre batıda kalıyor. Batıdan Osman Pazarı'na doğru, bizimkiler Osman Pazarı'na doğru yürüyorlar, Osman Pazarına gelince ikiye ayrılıyorlar. Birisi Varna'ya gidelim, Varna'dan gemiyle kendimizi Anadolu'ya, İstanbul'a kendimizi atalım. Bir kısmı güneyde Edirne'ye ulaşalım diyorlar, Kazan geçidi var orada Kotel diyorlar, Kazan geçidi. Bu 30 köyün ahalisi Kazan geçidine gidiyor ve bir tek kişi kurtulmuyor, Kazan geçidinde Rus kazaklarıyla Bulgar çeteleri beraber şey ediyorlar, yalnız henüz konuşma bilmeyen 1-2 yaşlarındaki küçük çocuklar alınıyor, Tırnav'da Bulgar ailelerine dağıtılıyor ve bunlar Bulgarlaştırılıyor. Bu olayı, bana çok sonra anlattılar. Oraya gelince bizimkiler susuyorlardı, "Ne oldu?" Babaannemin bir lafı vardı, "Canımızı Edirne kırığına atamadık ki, kaldık ki" Edirne kırığı dediği Trakya idi, Trakya lafını bilmezdi, Edirne kırığı derdi; yani Edirne kırığına canlarını atabilirlerse. Ama Edirne kırığına canlarını atanlarda nasıl oldu?

 

Bu işin nasıl organize edildiğini, ben üç yıl kitap yazdım. Sırf üç yıl için, Rumeli'den Türk göçleri ve bu olayı anlatan, sırf bu olayla ilgili, yani 93 Harbi'ndeki. Bu annemin anlattığı, ben sonra tarihçi oldum güya, tarihçi olacağım, asistan oldum, bakıyorum, karıştırıyorum o dönemin kitaplarını, işte Şıtka var, askeri tarihte Plevne var, siyasi tarihte de Ayastefonos Anlaşması var, Berlin Anlaşması var. Bizimkiler hiç yok, insan yok. Sanki boş bir alanda iki ordu savaşıyor, fakat insan yok. Halbuki bunu araştırmayı yaparken de Fransa dedi. Fransızlar tarihin sosyal tarafına bakıyorlar, mesela büyük ihtilalde Bastiy zindanına saldırırken, şöyle bakıyorlar: "Vay o tarihte Bastiy Bölgesinde ne kadar ekmek fırını vardı, ne kadar nüfus vardı, kaç kişi açtı, nasıl yaşıyorlardı?" Bunları anlatıyorlar, halbuki bizde bu taraf hiç yok ve Yunan ayaklanmasında, o Yunan ayaklanmasında bütün Mora'daki Türkleri kılıçtan geçirdiler. Bizim ne sanatımıza yansımıştır, ne edebiyatımıza yansımış, ne de tarihimize yansımıştır. Ver De Laukre diye ünlü bir Fransız ressamı vardır, o savaşta, güya o da imajına hayalin "Sakız Adası'nda Rumları katletmişiz" diye, "Sakız Katliamı" diye bir tablosu vardır, Louvre Müzesinde sergilenir. Hani bizim tablolarımız? Hani bizim edebiyatımız? Şair Azam Hamit, yarı uzun ömründe, mesela bir örnek olarak söylüyorum, uzun ömründe 85 yıl yaşamıştır, Allah rahmet eylesin, yarım asırda altı tane savaş görmüştür. Altı savaşta altı satır yazmamıştır, ama Endülüs'ü anlatmıştır, Pencap'ı anlatmıştır, Tarık'ı anlatmıştır, hayal dünyasında dolaşmıştır. Bu mudur edebiyatımız? Bu mudur? Yani Rus edebiyatına bakıyoruz, Harp ve Sulh'u yazıyor, kendi tarihinden örnek alıyor. Benim tarihim havalarda dolaşıyor, benim edebiyatım. Müziğimde yok, edebiyatımda yok, kültürümde yok ve bu kitabı da okuyan yok. "Kerpiç keper kitap yazılmıyor, Reedable Size'lı kitap yaz da okuyalım" diyorlar.

 

Rusların bu 93 Muharebesini, 93 Savaşını 1877…Savaşını hazırlarken, başka Türk-Rus savaşlarında olmayan bir şey yapıyorlar. Biliyorsunuz, bir düzine savaşımız vardır Güney Türkleri olarak. Kazan Türkleri'nin de 25 tane savaşı vardır Ruslarla, bizim de 12 tane savaşımız var, ama ötekilerde olmayan bir şey yapıyorlar. 76 yılında daha savaşa bir yıl varken, Bulgaristan Mülki İdari Teşkilatı diye bir teşkilat kuruyorlar. Bir taraftan Başkomutanlık var girecek, ama Başkomutanlığın yanı sıra bir tane sivil örgütleme şeyi var. Bunun başında da gayet gaddar bir Pandislavist adam koymuşlar, Prens Vladimir Çaykaski diye. Bunlar daha savaş başlamadan önce masaya yatırıyorlar Osmanlı İmparatorluğu'nun Tuna ve Edirne vilayetlerini. Tuna vilayeti, biliyorsunuz Balkanın kuzeyinde, Tuna'yla Balkan Sıradağları arasında, Edirne vilayeti de, Balkan Sıradağlarından Ege'ye kadar bölüm. Bir yatırınca şunu görüyorlar: Tuna vilayetindeki nüfus 1130000 Bulgar var, 1125000 Türk var Tuna'da. Güneyde Edirne vilayetinde ise, Bulgarların nispeti daha az, Türkler daha da yoğun. Bir de toprak mülkiyetine bakıyorlar, toprak mülkiyetini inceliyorlar, Tuna vilayetinde işlenebilen toprakların yüzde 75'i Türklerin elinde, yüzde 25 Bulgarların. Birinci prensip; "Böyle bir yerde üniter bir Bulgar Milli Devleti kurulamaz" Bunu yazıyorlar, Rus belgelerinden kendi konuşmalarından bunları inceledim. Fransa'da bunların hepsini buldum, Rusçalarını da. Rusça, Bulgarca da biliyorum ben. Onların orijinal kaynaklarından yararlandım.

 

Diyorlar ki; Prens Çaykaski "Bu nüfusu buradan ya def etmek lazım, ya yok etmek lazım." Mutedil insanlar da var grupta. "Nasıl olur, olacak şey mi, Avrupa ne der?" diyor. Çaykaski'nin aynen lafı "Avrupa'nın bana söyleyeceği sigara dumanı kadar gelmez." Vız gelir, tırıs geçer demek, yani Türkçe'si bunun ve ekliyor "Yumurta kırmayı göze alamayan, omlet yiyemez" diyor ve devam ediyor "Tarihi anlarda, tarihi kararlar vermek lazımdır. Türkleri, ilk akla gelen şey nüfus mübadelesi yaparsın, madem ki kuracağın Bulgar devletinin içinde bu kadar Türkleri istemiyorsun, güneydeki Bulgarları kuzeye al, kuzeydeki Türkleri de güneye gönder."diyor, Bu kafalarında hiç yok. İki şey düşünüyorlar. Birincisi ve uygulamaya da başlıyorlar; Tuna vilayetinden ve Edirne vilayetinden Türkleri, Rusya içine dağıtmak. Bunun küçük çapta uygulamasına da başlıyorlar. Savaşın ilk aylarında esir aldıkları askerlerle birlikte sivil halkı da toplayıp gönderiyorlar. Buna Savunma Bakanı Milutın engel oluyor. "35 milyon insanı sen sürebilir misin? Sen söyle olacak iş miydi senin yapacağın şey?" diyor. Daha sonra sürgün kalıyor.

 

Bu defa bunları göç ettirmek. Ama göç ettirmek için de toprağına bağlı bir insan, kitle kolay kolay göç etmez, yani kolay değildir bir insanı göç ettirmek. Bir berber olsa, küçük sanatkâr; çantasını alır her yerde sanatını icra eder. Ama toprağa bağlı kişinin göç ettirilmesi zor. Bunun için üç aşamalı bir şey hesaplıyorlar. İlkönce Bulgar Gönül Tavırları kuruyorlar, bunları silahlandırıyorlar; Türklerin üzerine bunları saldırıyorlar, ama emin değiller, "Bulgarların gücü yetmez buna, bu Türkleri buradan söküp atmaya" diyorlar.

 

İkinci aşama; Türklerin üzerine Don Kazaklarını salıyorlar. Don Kazakları süvari ve mızraklı insanlar; bunlar büyük ordu birliklerinden ayrılıp, 30 kilometre, 40 kilometre, 50 kilometre içerlere dalıyorlar, köylüleri vuruyorlar. Bunun izahını da şöyle yapabiliriz diye düşünüyorlar: "Bunların nasıl olsa başı bozuk, bunlar kontrolden çıkmış, yani Başkomutanlık bunlara hükmedemedi falan" diye bunu tevhil etme yolunu da önceden düşünüyorlar, ama bu da yetmezse o zaman büyük Rus ordusu devreye giriyor ve Rus ordusu Türkleri defetmek için birkaç kere devreye giriyor. Önce, bir gece yarısı Ziştovi'den Tuna'ya atlıyor Ruslar. Tuna kıyısında bulunan Ziştovi kasabasındaki Türleri temizliyorlar Rus Ordusu. Daha sonra birçok köy ahalisi Ruslar'dan kaçarak Bela Ormanı'na sığınıyor. Rus Ordusu Bela Ormanındaki kitleleri de temizliyor, ondan sonra daha büyük bir katliam 1878 Ocak'ında Edirne-Harmanlı arasında büyük bir göçmen kafilesi Edirne'ye ulaşmaya çalışıyor. -Yabancı gözlemcilerin, muhabirlerin tahminine göre 50-60 bin insan var bu göç kafilesinde- General Burkov ordusu öncü kuvvetleri bu kafileyi, bu kitleyi top atışıyla imha ediyor ve sonra da "Soran olursa, bunları asker zannettik" diyor. Bazı fotoğrafları da, gravürleri de yayınladılar o zaman.

 

Benim tahminim, tabii kesin rakam bulmak zor, biz Osmanlı istatistiğini gerçek anlamda Cumhuriyet'te yerleştirdik. Parasının hesabını bilmeyen hacı ağa gibi, nüfusunu da tam bilmeyen, sayımını suyumunu bilemeyen, bir de o kargaşa içinde tam sayıyı tespit etmek zor, ama yabancı belgelerde, -bu kitapların çoğu yabancı belgelere dayanıyor- benim tespit edebildiğim kadarıyla, yani yaklaşık olarak 1.5 milyon kişi, yani bunlar göç edenlerle birlikte, fakat yarım milyonu geçiyor.

 

Bana 15 dakika veriliyor, yalnız Ermeni meselesinde benim 16 cilt kitabım var. Bunların adlarını söylemek bana yetmez.

Peki, teşekkür ederim.

 

 

OTURUM BAŞKANI- Sayın Şimşir çok teşekkür ederim. 15 dakika değil, tam 20 dakika verdim size; çünkü o kadar heyecanlı ve güzel konuşuyordunuz ki kesmeye kıyamadım.

 

Şimdi, Sayın Sarınay meslektaşımıza söz vereceğim 15 dakika tabii. Devlet Başbakanlık Arşivi Genel Müdürü; arşivlerimizde bulunan Ermenilerle ilgili çok değerli dokümanlar yayınladı cilt cilt. Böylece Ermenilerin "Türkiye Cumhuriyeti arşivlerini açmıyor, çalışamıyoruz falan" yaygaraları bir ölçüde bitirilebildi. Bilmiyorum bize karşı yapılan katliamlarla ilgili çalışmalar oldu mu, yayınlar oldu mu? Şimdi kendisinden bizzat bu konuları alacağız.

Buyurun efendim.

 

Doç. Dr. YUSUF SARINAY (Başbakanlık Devlet Arşivi Genel Müdürü)- Sayın Rektörüm, değerli konuklar; bu dağıttığımız çizelge bizzat biraz önce Hikmet Özdemir hocamın da bahsettiği belgeli, tutanaklara bağlı olan katliamların listesidir. Hemen peşine de doğrudan tespit edilemeyen, yani kimin öldürüldüğü tespit edilemeyenlerin listesi vardır, aşağı yukarı tespit edilebilen sivil Türk'ün ölümü Anadolu'da bir milyon civarındadır aslında. O gerçeğin altını çizdikten sonra konuma dönmek istiyorum.

 

Efendim, çok değerli konuşmacılardan sonra söz almak benim için elbette bir dezavantaj. Ben biraz teorik bir yaklaşımdan belgelere geçmek istiyorum.

 

Hepimizin bildiği gibi, tarihin amacı sebep-sonuç ilişkisi içinde olayları belgelere dayanarak, gerçeklere mümkün olduğu kadar yaklaşarak ortaya koymak ve değer yargısını okuyucuya bırakmaktır. Hele yazılan tarih geçmişi olduğu kadar, toplumların bugününü de ilgilendiriyorsa ve de etkiliyorsa; çok daha dikkatli, çok daha objektif olmak zorundayız. İşte bu, genel tarih metodolojisiyle olaya yaklaştığımızda bugün Batı'da Ermeni ve Yunanlının gözüyle yazılan tarihler gerçekten bilimsel temellerden ziyade, tamamen sübjektif bir zemine kaymaktadır. Bir anlamda tarih, olayları belli bir sebep-sonuç ilişkisi içerisinde ortaya koyan, kendi içinde tutarlı olan bir bilim olmaktan çıkmış, Ermeni ve Yunan propagandacılarının önyargılı birtakım Batılıların işlerine gelen argümanları çekip çıkardıkları bir bilgi ambarı olarak kullanılmakta, âdeta tarih tutsak edilmektedir. İşte şu anda tartıştığımız konu, bir anlamda dünyada yaratılan bu suni tarihin bir sonucudur. Buna nereden gelinmiştir? Elbette, 19-20'inci Yüzyıl dünyasında Batılı büyük devletlerin, emperyalist devletlerinin Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak amacıyla yürüttükleri politika çerçevesinde ele alanların azınlıkları, Gayrimüslimleri, o dönemdeki Gayrimüslimleri kullanmak için yarattıkları Türk imajının bir sonucudur.

 

Burada İmparatorluğun içinde bulunan çeşitli ırk, dil ve inançlara sahip topluluklar, bir yandan işletilen bu propagandanın konusu, diğer yandan da yaratıcısı ve yapıcısı durumuna gelmiştir. Osmanlı ülkesindeki çıkarları için bu toplumu kullanan Batılılar Osmanlı İmparatorluğunu paylaşırken de; "Doğu'da kurtarılması gereken Hıristiyanlar var, Barbar, medeniyetten yoksun Türklerin elinden bunları kurtarmak için bölgeye gidiyoruz" propagandasıyla bütün dünyayı kandırmışlardır. Bu yaygın propaganda, Birinci Dünya Savaşı sonunda vahşi, medeniyetten uzak Barbar Türklerin önce Avrupa'dan, atılması, daha sonra da Anadolu'da yaşamalarına dahi izin verilmemesi gereken bir toplum olarak tasvir edilmektedir. Bunu maalesef Sevr'in hazırlık aşamasında, Paris Barış Konferansı'nda, Londra konferanslarında açık bir şekilde görüyoruz, İngiliz Başbakanı Lloyd George'un Fransız Başbakanı Clamenson'un söylemlerinde açık ve net bir şekilde görmek mümkündür.

 

1821-1922 arasında hemen hemen nüfusunun 1/5'şini kaybeden, büyük bir kısmını ölümle kaybeden bir millet olarak kendi şehitlerimize, ölülerimize karşı herhangi bir hak iddia edemeden; bir de dünyada katliam yapan, değişik ulusları soykırıma uğratan bir toplum durumuna düşürdü propaganda ağı bizi. Halbuki, baktığımız zaman Ermeni konusunda durum nedir? 1915 Ermeni tehciri, bir defa Batılıların söylediği gibi ihtimal dahilindeki bir isyana karşı yapılmış bir şey değildir, zaten Van'da başlamış bir isyan vardır, Sarıkamış'ta Türk Ordusunun dağılması üzerine Rus Ordusunun bu boşluktan ilerlemesi, hemen hemen tamamıyla Ermeni komitacılarının, Ermeni gönüllü birliklerinin Rus Ordusuna yaptığı öncülük ve rehberlikle biliyorsunuz, Rus Orduları Doğu Anadolu'yu işgal etmiştir. İşte sevk ve iskân böyle bir ortamda karar alınmıştır, kaçınılmaz bir karar olarak alınmıştır.

 

Diğer taraftan baktığımızda, zaten katliam ve soykırım için gerekli olan siyasi, sosyo-psikolojik önyargılar, küçümseyici yaklaşım ve ifadeler, ayrımcılık Osmanlı Türk kültüründe zaten yoktur. Batı'da var olan bu ayrımcı, sömürgeci, asimilasyoncu yaklaşım eğer Osmanlı Türk kültüründe olsaydı, 600 yıl içerisinde Türkiye'de Ermeni veya Rum'un kalmaması gerekirdi. Galiba Batılı'lar kendi kültürlerinde varolan bu anlayışı bir anlamda kendi suçluluklarını örtbas etmek, yanlarına Türkleri de alarak belki de, günahlarını hafifletmek istiyorlar.

 

İşte, bu suçlamalara karşı Osmanlı Devleti gayet açık ve net bir şekilde -olaylara girmeyeceğim, iki örnekle geçip diğer bölüme geçmek istiyorum- daha Birinci Dünya Savaşı içerisinde gerçekten Ermeni iddialarının araştırılması için, Birinci Dünya Savaşına katılmayan Batılı Devletlere İspanya, Hollanda, Danimarka ve İsveç'e gönderdiği notalarla gelip, bizzat olaylar daha yeniyken, -1918 sonu, 1919'dur- bu olayların cereyan ettiği bu notaların verildiği sırada ikişer hukukçu gönderilerek bizzat olayları yerinde tahkik etmesini ister, Ne yazık ki İngilizlerin baskısıyla bu ülkeler hukukçu göndermez. Çünkü İngilizler Anadolu coğrafyasında kışkırttıkları, yarattıkları olayların bizzat kendilerinin suçlarının ortaya çıkmasından endişe ederler; İngilizler, Fransızlar. Çünkü o sırada, hukukçuların geleceği sıra Fransızlar Güneydoğu Anadolu'da, Çukurova'da katliamla meşgullerdir.

Bu teklifi Sadrazam Salih Paşa 17 Mart 1920 yılında tekrar etmiştir. Üstelik bu defa İstanbul'daki itilaf devletleri yüksek komiserleri de teklif etmiştir. Gene hiç kimse gelmemiştir. Bu girişimler belki o günlerde başarılı olsaydı, belki de bugün bütün dünyada bu propagandalar olmayacaktı. Zaten İngiliz ve Fransızlar o günün şartları içerisinde malum;İstanbul'da bütün ileri gelenleri tutuklamışlar, bir kısmını Malta'ya sürmüşler; Divanı Harpler'!de yargılamışlar, Sayın Büyükelçim Bilal Şimşir bey'in değerli kitabı "Malta Sürgünleri"nde ortaya koyuyor. Malta'dakileri yargılamak için, bırakın 2.5-3 yıl Osmanlı Arşivini didik didik etmişlerdir, bunun bugün hâlâ izleri vardır, Amerika ve İngiliz Arşivlerinde de belgeler aramışlardır, bu insanları suçlu bulabilecek tek bir delile dahi rastlamamışlardır. Bu konuyu 1920'de kapatan İngiltere, Fransa acaba bugün niye açmaktadır. Bunun üzerine ciddi ciddi düşünmek lazım. O gün belge olsaydı zaten yargılayacaklardı, bu insanları belki idam edeceklerdi hepsini.

 

Olayın bu cephesini de dikkate almak gerekir. Divanı harplerdeki bütün siyasi baskılara rağmen bir katliam suçlusu bulamamışlardır. O günün kavramıyla kullanıyorum, gerçi Sayın Büyükelçim artık soykırım kavramını da kullanmaya başladı, ama ben henüz girmek istemiyorum orası farklı. İşte olaylar böyleyken, biz bütün Türk milleti olarak suçlanırken, madalyonun öbür yüzüne baktığımız zaman, yani objektif, arşiv belgelerine baktığımız zaman; bu sadece Türk Arşivleri değil, Sayın hocamız Hikmet Özdemir'in de Başkanı olduğu Komitenin bütün dünyanın arşivlerinde yaptıkları araştırmalar var. Bütün belgeleri karşılaştırdığımız zaman gerçekten, objektif olarak belgelere ve olaylara bakılacak olsaydı, işte o zaman adalet sadece Ermenilerin değil, Türklerin de çektiği acıları müfredata dahil etmeyi talep edecekti.

 

İşte belgelere dayalı bu araştırmalar bize şunu gösteriyor: Bizim Genel Müdürlüğümüzün yayınladığı birkaç yayından bahsedeceğim, diğer konular çok geniş, zaman sınırlı. Bizzat belgelere dayalı olarak büyük bir kısmının ismi, soyadı dahil, köyü, soyu sopu her şeyi bellidir, kim tarafından öldürüldüğü bellidir, çünkü tutanaklara bağlanmış. Doğrudan delilli olan 523 955'tir, bizzat delille tespit edilen. 500 bin civarında da bizzat delilini bulamadığımız, tahmin yürütebileceğimiz bölgede katliam vardır, Kafkasya ve Anadolu'da. Bu olaylarda büyük devletlerin rolünü ortaya koyan belgeler de çok yaygındır arşivde. Biz bunu, 3 cilt Fransız-Ermeni ilişkilerini yayınladık, 2 cilt İngiliz-Ermeni ilişkileri çıktı. Devamı gene İngiliz 4 cilt olacak. Ermeni-Rus ilişkileri, Ermeni-Amerikan ilişkileri bir seri devam edecektir, bu çalışmalar sürdürülmektedir.

 

Burada şunu görüyoruz: Gerçekten büyük devletler yüzyıllarca beraber yaşamış bu iki toplumu, elbette temelinde milliyetçilik hareketleri de vardır, ama bu kadar karşılıklı, kanlı bir şekilde bu olaylar gelişmeyebilirdi. Örgütlendirme, silahlandırma, siyasi teşvik etme ve Ermeniler, Balkanlar'daki nüfus çoğunluğunu kısmen oluşturan Bulgarlar, Yunanlılar, Sırplar'a özenerek hiçbir yerde çoğunluk olmadıkları halde, bu kışkırtmalarla ayaklanmışlardır. Aslında olayın aslı da budur, Osmanlı buna rağmen herhangi bir Müslüman'dan yaklaşımı ayırt etmeden politikalar uygulamıştır, ama sonuç bu şekilde cereyan etmiştir.

 

Ben, şöyle bir hafızaları hatırlatmak için Anadolu'nun dışına da çıkmak istiyorum, Azerbaycan. Ermeni terör komiteleri sadece Osmanlı Devleti sınırları içerisinde değil, 1918-1920 yılları arasında Azerbaycan Türklerine de büyük katliamlar yapmışlardır. Yani bu toplum o kadar militanize edilmiş ki 20 inci Yüzyılın ilk çeyreğinde büyük devletler tarafından, her bölgede saldırmışlardır. Bu katliamlar Mart 1918'de başlamış, 1920 yılına kadar devam etmiştir. Bu konuda da biz Azerbaycan belgelerini de Ermeni Sorunu diye bir cilt yayınladık; Azerbaycan Arşivleriyle işbirliği halinde. Burada Azerbaycan Devlet Arşivlerinde o zaman kurulan Fevkalade Soruşturma Kurulu var. Bu kurul, sadece Azeri Türkleri'nden oluşmuyor, içinde Ruslar var, Gürcüler var karma bir komisyon ve bizzat köy köy katliamları tutanaklara bağlamış ve sonuçta bu kurul Ocak 1919'da Paris Barış Konferans'ına, bu katliamlarla ilgili 36 cilt 3 500 belgeden oluşan raporunu sunmuştur. Ne yazık ki, yani Anadolu'da, İstanbul'da suçlu arayan itilaf devletleri bu dosyalar önlerine gelmiş olmasına rağmen herhangi bir işlem yapmamışlardır. Hatta belgelerin asılları Paris'te kaybolmuş, benim iki yıldır yaptığım araştırmalar sonucunda, geriye Azerbaycan'a dönmüyor, komisyon bunu alıyor ne yaptığı belirsiz. Yani son derece lakayt davranıyor bütün bu belgelere rağmen.  

 

Azerbaycan'da yapılan bu katliamlar tarihte sınırlı mı kaldı? Hayır, bugün 15'inci yıldönümünü kutladığımız Hocalı Katliamı. Daha dün oldu, 25 Şubat 1992'de Karabağ'ı işgal eden Ermeniler, biliyorsunuz 7 bin nüfuslu Hocalı'yı da allak bullak ettiler. Bin kişi civarında Türk'ü, -bunun büyük bir kısmı kadın ve çocuktur- öldürdüler, diğerlerini de göçmen durumuna düşürmüşlerdir ve hâlâ da Azerbaycan topraklarının yüzde 20'si işgal altındadır.

 

Diğer taraftan Sayın Büyükelçi Bilal Şimşir bahsetti, ben o konuya girmeyeceğim. 1821 Mora isyanları oldukça detaylı bize anlattı, işte bu katliamlar ne yazık ki Yunan mucizesi olarak dünyaya tanıtılmıştır. Çoluk ve çocukların katledildiği Mora isyanları. Milli mücadele döneminden bir örnek vermek istiyorum: Batı Anadolu'da Yunan vahşetini hepimiz biliriz. Binlerce Türk'ün öldürüldüğünü biliriz Yunan ordusu tarafından. Bunların çoğu Türk kaynağıdır diye Batılı büyük devletler çok aldırış etmemiştir, ama bizzat kendilerinin artık şikâyetlere dayanamayarak itilaf devletlerinin oluşturduğu Beynelmilel Tahkik Heyeti de Yunan Ordusunun sivil halka yaptığı katliamları belgeleriyle ortaya koymuştur. Batı Anadolu'da 12 Ağustos 1919-15 Ekim 1919 arasında bütün bu tahkikatları yapmıştır. Dinlenilenlerin çoğu, raporlara baktığınız zaman, Rum, Ermeni, Yunan, bölgedeki diğer ecnebi, İtalyan, İngiliz vatandaşlardır. Buna rağmen, yine Yunan Ordusu'nun insanlık dışı suçlar işlediği, bu belgelerde ortadadır. Bu rapor da aynı Paris Barış Konferans'ına sunulmuştur; fakat Paris Barış Konferansı, o zaman itilaf devletleri yüksek komiserlerinin bulunduğu, başbakanların bulunduğu komisyon, ne yazık ki Yunanları basit bir kınamayla geçiştirmiş, işgale devam etmeleri kararını vermiştir, bu insanlık suçunu göre göre, yani böyle de bir Batı dünyasıyla karşı karşıyayız.

 

Yine bir diğer örnek, Kıbrıs; yüzyıl önceye gitmemize gerek yok. 21 Aralık 1963 Akritas Planı, hepinizin bildiği gibi, Kıbrıs Türklerinin imha planıdır ve bu planın uygulanması sırasında Kıbrıs Türkü 92 şehit, 475 yaralı vermiştir -Küçük Kaymaklı katliamı- ve 103 köyden de Türkler sürülmüştür. 14 Ağustos 74, yine EOKA terör örgütünün Muratağa, Sandallar, Atlılar gibi köylerde yaptığı katliamlar, gerçekten toplu mezarlar söz konusudur.

 

Bir diğer örnek, Irak Kerkük konusu. Bu son derece önemlidir ve bugün de bütün dünyanın ve Türkiye'nin gündemine oturan bu konuda ilk katliam 1924'te başlıyor ve katliamı yapanlar, o zaman Kerkük'te Ermeniler'dir, bizzat İngilizlerin kışkırttığı Ermenilerdir, 4 Mayıs 1924, daha sonra devam etmiştir. Hepinizin bildiği 14 Temmuz 59, 16 Ocak 80, 79 katliamları ve bugün geldiğimiz nokta.

 

Tarihi gerçekler böyle olmasına rağmen, Atatürk'ün deyimiyle tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Tarih yazan, yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat maalesef insanlığı şaşırtacak bir mahiyet almıştır. Tarihi yapan, fakat yazma ve yaşananları dünyaya tanıtma konusunda yeteri kadar çaba göstermeyen bir milletiz, yani kendimize de bakmamız lazım. Bu sebeple, eğer tarih önünde bir suçumuz varsa, tarihimizi hem unuttuğumuzdan, hem de saptıranlara karşı çıkmamaktan ve sessiz kalmaktan dolayı suçluyuz aslında. Eski düşmanlıkları kapatmak, barışçı bir politika izlemek adına şüphesiz değerli konuşmacılarımız bahsetti, bizzat Türkiye Cumhuriyeti bunu izlemiştir, ama maalesef bu hem Batıda, hem Ermeni toplumunda ve çevremizde yanlış anlaşılmıştır, bu bizim zayıflığımıza yorulmuştur, tarihimizi bu kadar unutmamız, saptıranlara karşı çıkmamamız. Halbuki kendimize güvenmeli ve bu konularda artık savunma psikolojisinden tamamen çıkmalıyız. Tarihimiz bizi bu konuda gerçekten güçlü kılıyor, her yönüyle güçlü kılıyor. Bir defa objektif belgeler, tarihin her devrinde Türk Milletini haklı kılıyor, bunu inceleyen bir kişi olarak söylüyorum.

 

Masum ve katliama uğramış bir toplum kimliğine bürünen Ermenilerin saldırganlığını, yaptıkları terör olaylarını bütün dünya kamuoyuna duyurmalıyız. Özellikle Osmanlı Devleti döneminde yaptıkları katliamları, Ermenistan'ın hâlâ Azerbaycan topraklarını işgal altında tutan ve Türklere karşı yayılmacılık politikası izleyen bir devlet olduğunu da dünyaya teşhir etmeliyiz. Hâlâ bugün sınır kapısını açmamızı isteyen Ermenistan, bizim Kars Anlaşmamızı tanıyıp sınırımızı kabul etmiyor. Yani ne yüzle; tanımadığı sınırdan kapı istiyor, böyle de vahim durumlarla karşı karşıyayız. 1970'li yıllarda ASALA terör örgütünün Türk diplomatlarına yönelik saldırı ve katliamlarını da canlı tutmalıyız. Sayın Büyükelçimizin bu konuda çok değerli iki cilt, şehit diplomatlarımız için bir kitabı da var. Bunları değişik dillerde bütün dünya kamuoyuna yayınlamalıyız. Her şeyi sineye çekmekle bir yere gitmek mümkün değil.

 

İşte böylesine önemli bir konuda gerçekten panel düzenlediği için, ben tekrar Başkent Üniversitesi'ne, başta Sayın Rektörü Mehmet Haberal Hocamıza olmak üzere, bütün yetkililere teşekkür ediyorum.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !